Çocukluğum kısa sürelerle de olsa annemin ailesinin yerleşmiş olduğu Üsküdar’da geçmişti. Kadıköy’le ilk tanışmam 1952 sonbaharında oldu. İstanbul Üniversitesi bölüm seçme sınavında tıp fakültesini kazandığımın belgesi gelir gelmez, babamla birlikte trenle Eskişehir'den İstanbul'a hareket ettik. Yerleştiğimiz vagonun penceresinden Anadolu’nun güzelliklerini seyrederek Pendik’e kadar geldik. Bir süre sonra şimdiye kadar tanımadığım bir tablo, harika renkli bir film gibi gözlerimin önünden akıyordu. Gördüklerimi hayatım boyunca unutamadım; büyülenmiştim.
Demiryolunun iki yanına serpilmiş İstanbul'a özel mimari harikası köşkler, yeşilin her tonundan bir zemin üzerine özenle bezenmiş rengârenk çiçeklerle süslü bahçeler ve spor giysileri içinde tenis kortlarında, oyun alanlarında vakit geçiren çocuklar ve gençler bu tabloyu tamamlıyordu. İstanbul şarkıları, lokomotifin sireninin özel nağmeleri ile seyredenlerin heyecanını destekliyordu. Fırsat buldukça, kısa tatillerde bile Eskişehir’e ailemin yanına giderken tren güzergâhındaki Kadıköy beni büyüler, nefes almaya bile korkarak o güzellikleri seyrederdim.
Babam emekliye ayrılıncaya kadar bu güzellikleri sık sık yaşadım. Önce bir yıl Şehremini'nde, sonra ise bir yıl Beyazıt’ta özel bir yurtta kalarak tahsilime devam ediyordum. Yüzme sporunu çok sevdiğimden, erişilmesi çok kolay olan Fenerbahçe Plajı'na giderdim. Tramvayla köprüye ulaşır, Kadıköy vapuru ile karşıya geçer, oradan da yaz için özel olarak hazırlanmış üstü açık tramvayla Fenerbahçe Plajı'na ulaşırdım. O zamanlar Kadıköy ve açık tramvaylar, yazlık kıyafetleri içindeki beyefendilerin ve şapkalı hanımların oluşturduğu zarif atmosferiyle, genç bir insan olarak çok hoşuma giderdi. Plaj çok temiz ve bakımlıydı; yüzme sonrası gazinoda biramızı içerek serinler ve tekrar yurt hayatına dönerdik.
Bir yıl sonra ailem İstanbul’a dönünce önce Fatih'e, sonra Laleli'ye yerleştik; ancak İstanbul'un hayatı yıkımlarla yavaş yavaş değişmeye, o has güzellikler kaybolmaya başlamıştı. Üsküdar’da bulunan büyük teyzemlere ve Yozgat’tan aile dostumuz olan Eczacı Sırrı Beylerin Bostancı'daki evine hafta sonları ziyaretler yapıyorduk. Yaz aylarında da henüz tam olarak bozulmamış Fenerbahçe, Caddebostan ve Bostancı plajları, spor ve eğlence ortamımızı oluşturuyordu. Eskişehir'den ayrıldığımız için o büyülü tren seferlerimiz de sona ermişti.
Almanya’da iken, Bostancı'da ikamet eden bir arkadaşımız orada, yazlık evlerinin bulunduğu arazide konforlu bir apartman inşa edeceğini söyleyip benim de bir yer alıp almayacağımı soruyordu. Bostancı hayallerimin mekânıydı. Heyecanlanarak, biri dört odalı diğeri de annem için iki odalı olmak üzere aynı katta iki daire satın alabileceğimi belirttim ve o dairelerin isteğime göre tanzim edilmesini rica ederek gerekli parayı peşin ödedim.
Almanya’da çalıştığım klinikte, "yerine Alman doktor bulunamıyor" denerek klinik şefi olarak görev yapıyordum. Bir süre sonra, kliniğimizin cerrahi müdahalelerini uygulayan büyük bir hastanenin kardiyoloji ve pulmonoloji ağırlıklı bölümüne, hastane yönetimi tarafından ikinci iç hastalıkları bölüm başkanı olarak atandım. Ancak bir hekimin şef olarak çalışabilmesinin Alman uyruğuna geçmesiyle mümkün olacağı, eyalet başbakanı tarafından bana bildirildi. Alman uyruğuna başvurmadığım takdirde bu görevi veremeyecekleri, arzu edersem ülkeme dönebileceğim söylendi.
Kısa zamanda hazırlıklarımı tamamlayıp yurda döndüm. Ancak bu isteyerek dönüşüm, tam bir hayal kırıklığı oldu. Babamın ve kayınpederimin hastalığı dolayısıyla İstanbul'da bulunan eşim defalarca, “İnsanlar birbirini öldürüyor, sakın dönmeye kalkma,” demesine rağmen dönmüştüm. Dönüşümde Kadıköy bambaşka bir çevreye dönüşmüş; Bostancı ve ikamet edeceğim apartman bu hayal kırıklığımı kat kat perçinlemişti. Üstelik bir de Karaköy Gümrüğü'nde yaşadıklarım buna eklenince... O demiryolunun iki tarafında bulunan cennet gibi bahçeler içindeki köşkler, spor tesisleri ve çocuk bahçeleri kaybolmuş; yerine, mimarisi hiçbir zevke uymayan çok katlı beton binalar ve çevrelerindeki inşaat döküntüleri tabloya hâkim olmuştu.
Otuz sene Bostancı'daki evimizde ikamet ettik. Muayenehanem Taksim'de olduğu için İstanbul trafiğinde araba kullanmayı olabildiğince azaltmıştım. Her gün dolmuşla işe gider, akşamları İstiklal Caddesi'nden Karaköy'e kâh koşarak kâh yürüyerek iner, vapurla Haydarpaşa'ya geçer, ardından trenin sigara içilmeyen en ön vagonuna koşarak kurulur ve Bostancı'ya dönerdim. İstanbul her geçen gün artan bir ivmeyle olumsuz yönde değişiyordu. Ne araba kullanmanın tadı kalmıştı ne de seyahat etmenin.
Bu nedenle muayenehanemin bulunduğu Taksim'den bir daire satın aldım; henüz değişime uğramadığı ve kültürel etkinliklerin yok olmadığı o dönemde orada yaşayıp çalıştım. Yaz aylarında henüz bozulmamış olan Adalar'da yüzme sporuma devam ettim. Depremden sonra bozulan ekonomi ve değişen iş ortamı dolayısıyla, bir süre için tekrar Almanya'ya döndüm. Fakat artık Almanya da eski Almanya değildi. Bu defa dönüşüm, Anadolu'ya, eşimin ailesinin yaşadığı Gazipaşa'ya oldu.
Dr. Metin Tulga