Mali disiplin ve denk bütçe, Cumhuriyet yönetiminin ana hedefi hâline geldi. Dış kaynaklara başvurmadan ülkenin kendi gelir kaynaklarından yararlanmak ve ulaştırma gibi harcamalar için gerekli fonları sağlayacak yeni gelir kalemleri yaratmak gerekiyordu. 1925'te Aşar Vergisi kaldırıldı. 1926-1927 yıllarında ise bir tür vergi reformu gerçekleştirilmeye çalışıldı ve azalan gelirlerin telafisi için dolaylı vergilere yönelindi.
1930'lu yıllarda yaşanan ve 1929'daki New York Borsası çöküşüyle başlayıp 1939'a kadar süren Büyük Buhran, modern tarihin en ağır küresel ekonomik kriziydi. Dünya genelinde kitlesel işsizliğe, banka iflaslarına ve dünya ticaretinde yaklaşık %65 oranında ciddi bir daralmaya yol açtı. Amerika'da başlayan kriz, dönemin küresel finansal sisteminin yapısı nedeniyle hızla dünyaya yayıldı. Krizin en vurucu olduğu 1930-1933 yılları arasında sanayi üretimi neredeyse yarı yarıya düştü ve milyonlarca insan işsiz kaldı.
Türkiye'yi de derinden etkileyen bu kriz, ülkede devletçi ekonomi politikalarına geçilmesine ve yerli üretimi koruyan kanunların (örneğin 1567 sayılı kanun) çıkarılmasına neden oldu. Bu dönemde Türkiye'de mali bir kriz başladı. Memur maaşlarına ve işçi ücretlerine vergiler getirilerek halkın vergi yükü artırıldı. Tütün, alkol, sigara kâğıdı, tuz ve yağ devlet tekeline alınarak gelirler artırılmaya çalışıldı. Tahıl fiyatlarının düşmesi ve vergilerin artmasıyla köylü; topraklarını ve hayvanlarını satarak ortak çalışmak zorunda kaldı. Krizin etkileri ancak ABD'nin "Yeni Düzen" (New Deal) programları ve II. Dünya Savaşı öncesindeki askeri harcamaları artırmasıyla hafiflemeye başladı.
Atatürk'ün dış ekonomik ilişkiler politikasının temel amacı; Türk lirasının yabancı paralar karşısındaki değerinin düşmesini önlemek ve Türk hazinesinin uluslararası pazardaki itibarını yükseltmekti. Bu amaca ulaşabilmek için dış ödemeler dengesi sağlanmalı; yabancı devletlere karşı girişilen ödeme taahhütleri gecikmeksizin, eksiksiz yerine getirilmeliydi. O'na göre, ödemeler dengesinin temelinde dış ticaret dengesi vardı: "Dış ticarette takip ettiğimiz ana prensip, dengemizin fazla veren karakterini muhafaza etmektir."
Millî paranın Türklerin yönetimine geçmesini isteyen Atatürk, Türk bankacılığının da millileşmesi gerektiğine inanıyordu. Yabancı bankaların Türkiye'de çalışmasına karşı değildi ancak Türk mevduatının büyük çoğunluğunun yabancı bankaların elinde olmasını uygun görmüyordu. Bu doğrultuda, 17-24 Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresi kararlarına uygun olarak 1924'te kişisel girişimiyle Türkiye İş Bankası'nı kurdu. Bankanın 250.000 TL olan kuruluş sermayesi, Kurtuluş Savaşı'nda Hint Müslümanlarından gelen yardımlardan tasarruf edilen tutarla karşılandı. Bu para, Çankaya'dan bankanın Ulus'taki (inşaatı henüz tamamlanmış Evkaf Evleri'ndeki) ilk şubesine çuvallarla taşındı. Bankaya Atatürk dışında 35 kurucu ortak daha katıldı.
İkinci önemli adım ise uzun süren araştırmalar sonucu 1 Haziran 1930 tarihli ve 1715 sayılı kanunla kurulan, 3 Ekim 1931'de faaliyete geçen T.C. Merkez Bankası oldu. Merkez Bankası'nın hisseleri Türk bankaları ile devlet memurlarına dağıtıldı. Atatürk'ün bu millileştirme kararları sonucunda, 1937 yılına gelindiğinde T. İş Bankası da dâhil olmak üzere millî bankalarımız mevduatın %81'ini kontrol ederken, yabancı bankaların payı %19'a geriledi.
Atatürk, enflasyona yol açmadan yatırımların hızlandırılabilmesi için halkın tasarrufa yöneltilmesini şart görüyordu. Halk tasarruflarının büyük yatırımları gerçekleştirebilmek için birleştirilmesini sağlayan bir mali yapı kurulmalıydı. Özel teşebbüsün devletçe zaruri olduğunu ehemmiyetle kaydetmiş, "Devlet ve fert birbirlerine karşı değil, birbirlerinin tamamlayıcısıdır" demiştir. Devletin kurduğu tüketim malı üreten işletmeler geliştikçe, halkın sermaye birikimi arttıkça ve yönetim yetenekleri geliştikçe, bu işletmelerin hisselerinin halka satılması gerektiğini savunmuştur.
Cumhuriyet tarihimiz boyunca Atatürk'ün yönetimde kaldığı 15 yıllık dönem, ekonominin en istikrarlı gelişme dönemidir. O'nun tasarrufu teşvik eden önderliği sayesinde 1920-1937 yılları arasında bankalardaki mevduat 6 katına çıkmış ve bu durum kalkınmanın finansmanına büyük katkı sağlamıştır. Maalesef O'ndan sonra yaklaşık her 10 yılda bir ekonomimiz çıkmaza girmiştir.
Bu tasarruf bilinci, çocukluğumuzda evimizde ve okulumuzda da mevcuttu. Biz çocuklar, babalarımız aracılığıyla sağlanan defter ve banka binası şeklindeki kumbaralarla tasarrufa özendirilirdik. Ailelerimiz bizim için giysi, ayakkabı, çanta veya kırtasiye malzemesi alırken, koca bir adam gibi kararımızı ucuz ama kaliteli maldan yana kullanır, aile bütçesine katkıda bulunurduk. Kumbaralarımıza attığımız metal paralar ise zamanla banka defterlerimize kaydedilir ve millî mevduata eklenirdi.
Dr. Metin Tulga