1976 yılının sonbaharında, Türkiye’deki yeni hayatımı düzenlemek için İstanbul’a döndüm. Annem, eşim ve çocuklarım henüz Almanya’daydı. Bir gün sonra uçakla Ankara’ya hareket ettim. Daha önce Verem Savaş Genel Müdürü ile kararlaştırdığımız göreve başlayabilmem için Almanya’da aldığım uzmanlığın onanması gerekiyordu. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesine hazırladığım bilimsel çalışmayı ve gerekli diğer belgeleri vererek sınav için gün aldım.

Vakit kaybetmeden Almanya’daki evime dönmem gerekiyordu; eşim bu sırada dönüş hazırlıklarını tamamlamıştı. Annem, kızlarımın okul kayıt işlemlerini tamamlayarak kısa bir süre sonra başlayacak dersleri için iki kızımla beraber uçakla İstanbul’a döndü. Ben de eşim ve küçük kızımla birlikte, bir gece ağabeyimin evinde kaldıktan sonra otomobille Türkiye’ye döndüm.

Yeni yapılan evimiz henüz tamamlanmamıştı; bu yüzden anneme ait olan daireye soba kurarak, Aksaray’daki dairede bulunan eşyalarımızı buraya naklettirdim. Uzmanlık sınavına girmek üzere tekrar uçakla Ankara’ya döndüm. Üç gündür doğru dürüst uyumamıştım. Sınavdan sonra bir hafta fakültede bekledim ve uzmanlık belgemi alarak İstanbul’a döndüm. Eşim bütün işleri oldukça düzene sokmuştu ancak alelacele verdiğim dönüş kararı nedeniyle hâlâ kızgınlıkla burnundan soluyordu.

Hiç beklemeden İstanbul Verem Savaş Başkanlığında işe başladım. Ardından Taksim Meydanı’na bakan bir daireyi muayenehane olarak kiraladım. Maaşım 500 lira iken daireyi 6.500 liraya kiralamıştım. Herkes şaşkındı; "Yahu seni kimse tanımıyor, bu kadar tanınmış hekim arasında burada nasıl yapacaksın?" dedilerse de aldırmadım. Aynı zamanda İstanbul Tıp Fakültesinde de danışman olarak göreve başladım. Bu arada Almanya’dan eşyalarım gelmişti; büyük zorluklarla onları henüz tamamlanmamış olan daireme yerleştirdim.

Üniversitedeki çalışmalara uyum sağlayarak Türkiye’deki yeni kurulan üniversitelerde ve uluslararası kongrelerde bildiriler sunuyor, bir taraftan da İstanbul’da kurulması düşünülen —Almanya’da çalıştığım tarzda— bir göğüs hastalıkları teşhis merkezinin hazırlıklarını yapıyordum. Derken askeri ihtilal imdadıma yetişti; bütün görevlerimden istifa ederek kendimi sadece muayenehanemdeki işime odakladım. İyi ki de öyle yapmışım; İstanbul’da eşimle birlikte yaşamanın zevkine ancak bu sayede varabildik.

İstanbul çok değişmişti. Yanan Şehir Tiyatroları yerine Elmadağ’da yeni bir tiyatro, Spor Sarayı, Açık Hava Tiyatrosu ve yeni bir konser salonu inşa edilmişti. Taksim’de opera ve konserleri izleyebileceğimiz Kültür Sarayı (AKM) yapılmıştı. İstanbul’da eskiden yaygın olan özel tiyatrolar azalmış, Taksim Belediye Gazinosu yerine Sheraton Oteli yapılmıştı; Beyoğlu’nun o eski güzelliğinden eser kalmamıştı. Her yerde inşaatlar devam ediyor; İstanbul bir taraftan gecekondu şehri olurken bir taraftan betonarme bir yapılaşmaya teslim oluyordu.

Buna rağmen, Tıp Fakültesi '59 mezunu arkadaşlarımız ve Eskişehir Lisesinden dönem arkadaşlarımızın organize ettiği toplantılara ayrı ayrı katılıyor; sıklıkla opera, konser ve kültür etkinliklerine gidiyorduk. Büyük otellerin salonlarında düzenlenen müzikli toplantılarla boş zamanlarımızı değerlendiriyorduk. Artık o efsanevi güzelliği olan İstanbul değişmiş; yerine Avrupa ve özellikle Amerika taklidi bir şehir gelmişti. Zamanla biz o eski günleri de arar hale geldik. İstanbul’u anılarımızla hatırlayarak, şehrin dışında doğa içinde yaşamayı yeğledik.

Doğal güzellikleri, tarihi yapısı ve kültürü yok edilen bir yere hâlâ "şehir" adı verilebilir mi, bilemiyorum. Allah’tan mezarlıklarımız, camilerimiz ve türbelerimiz var; henüz onlara dokunmaya cesaret edemiyorlar.

Dr. Metin Tulga