Babamın görevi nedeniyle Varto’da yaşıyorduk. Cumhuriyet'in kuruluşunun üzerinden 15 yıl geçmişti. Atatürk hasta yatağındaydı. Varto’da çok güzel bir hayatımız vardı; benden iki yaş büyük ağabeyim ve kızlı erkekli komşu çocukları ile beraber oyunlar oynuyor, mutlu hayatımıza devam ediyorduk. Atatürk’ün vefatı bizleri ne kadar üzdüyse halkı da o denli derinden etkilemişti. Şehir adeta mateme bürünmüş, herkes ağlıyordu.

Bir müddet sonra babam Yozgat’a atandı. 1939 yılının yaz aylarında Yozgat’taki evimize yerleştik. Ağabeyim oradaki ilkokula naklini yaptırınca, ben de henüz 6 yaşında olmama rağmen ilkokula başladım. 1 Eylül 1939’da İkinci Dünya Savaşı'nın başladığını radyodan öğrendik. Yeni evimiz, kocaman bir meyve bahçesi içinde yer alan, Ermenilerden kalma taş bir binaydı.

27 Aralık 1939 gece yarısı büyük bir sarsıntı ile evlerimizden dışarı fırladık. Geceyi bahçede geçirmiştik. Evimizde, balkonun yıkılması haricinde fazla bir hasar olmamıştı. Babam, İl Jandarma Komutanlığı'na vekâlet ettiği için hemen görevine gitti ve birkaç gün eve dönmedi. Erzincan’da 116.000 bina yıkılmış, 32.980 insan hayatını kaybetmişti. Artçı depremler ise aralıksız devam ediyordu.

Bahçeye çadır kurmuş, çok gerekmedikçe eve girmiyorduk. Hava çok soğumuştu. Bir müddet sonra tekrar evlerimize dönmek zorunda kaldık. Şişelere sıcak su doldurup yataklarımızı ısıtıyorduk. Kar yağışı sonucunda oluşan buzlanma nedeniyle yollarda yürümek bile zorlaşmıştı. Okulda sık sık tekrarlayan artçı depremler yüzünden çok tedirgindik. 13 Nisan 1940 gece yarısı tekrar büyük bir sarsıntı ile bahçeye koştuk. Bu defa Yozgat’ın Peyik nahiyesi yıkılmış ve can kayıpları yaşanmıştı.

Önümüz yaz olduğu için çadırda yaşamak bize çok zor gelmiyordu. Okulda derslerimizi çoğu zaman bahçede veya piknik yerlerinde işliyorduk. Okullar tatil olduktan bir müddet sonra şehir merkezine yakın ve daha sağlam bir eve taşındık. Evin dar bir sokağa açılan çıkış kapısını, bahçeye çıkış olarak değiştirdik; zira o bölgede deprem tehlikesi sanırım yıllarca devam etti. Okulumuzu da yeni evimize daha yakın olan Gazi İlkokulu'na naklettirdik.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün mükemmel politikası sayesinde, müttefiklerimizin ve Rusya’nın bütün baskılarına rağmen ülkemiz harbin dışında kalmayı başarmıştı. Ancak ithalat durdurulmuştu ve büyük bir ordunun silahaltında bulundurulması gerektiğinden buğday depolanması elzemdi. Hasat edilen buğdayın bir kısmı silolarda depolandı, diğer kısmı ise sağlıksız depolama koşulları yüzünden heder oldu. Buna rağmen, büyük şehirler haricinde ve köylerle bağlantılı bölgelerde büyük bir darlık hissedilmiyordu. Ekmek vesika ile satılmaya başlanmıştı. Kim akıl ettiyse, istihkak büyükler için günlük yarım ekmek, çocuklar için ise günlük dörtte bir ekmek olarak hesaplanmıştı.

Büyük şehirler haricinde ekmek miktarının azalması fazla sorun yaratmıyordu. Köylerden un sağlanabildiği gibi, yemeklere makarna, patates veya bakliyat eklenerek bu sorun çözülebiliyordu. Genç nüfusun büyük bir kısmı askerlik hizmetine alınmış olmasına rağmen, geride kalanlar -özellikle de fedakâr köy kadınlarımız- tarımda üretim eksikliğini hiç hissettirmediler. Halk, sağlık ve beslenme bakımından büyük bir sıkıntı çekmeden, adeta harp yokmuş gibi yaşamına devam ediyordu. Biz çocuklar, Atatürk’ün kurduğu sağlam düzen sayesinde sağlık ve beslenme sorunları yaşamadan, 4 yıl süren o harbin olumsuz etkilerini pek hissetmeden, savaşın sonlandığı 1945 yılına ulaştık. Harp senelerinde tek sorunumuz, çaylarımızı şeker yerine sultan üzümü ile tatlandırarak içmek zorunda kalmamızdı. Bizi bu darlıktan koruyan o güçlü temellerin sırrı ise Cumhuriyetin ilk yıllarına dayanıyordu.

Mustafa Kemal Atatürk, bağımsızlık savaşını kazandıktan sonra asıl kurtuluşun ekonomik bağımsızlıkta olduğunu belirtmişti. Daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce, 17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir’de İktisat Kongresi toplandı. Yıllarca süren savaşlardan yorgun çıkan köylüyü gerçek bir "çiftçi" yapmak, temel hedeflerden birisiydi. O dönemde 13 milyonluk nüfusun yüzde 80’i köylüydü. Uygulanacak tarım politikasının temel felsefesi, Mustafa Kemal Atatürk’ün "Ülkenin gerçek sahibi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür" sözüne dayanıyordu. Kongrede "Çiftçi Grubu" 96 maddelik bir metin sundu. Bu isteklerin birçoğu, köylünün üretim yapmasını engelleyen ve onu yabancılara mahkûm kılan uygulamaların kaldırılmasına yönelikti.

Çiftçi Grubu’nun talepleri arasında; aşar vergisinin kaldırılması, tütün ekimi ve ticaretinin serbest bırakılması, tütünde Reji İdaresi’nin sonlandırılması, tarımsal kredilerin düzenlenmesi, hayvan hastalıklarıyla mücadele, tarım alet ve makinelerinin standartlaştırılması ve yükseköğrenim görenlerin bir süre köylere gönderilmesi gibi çok temel istekler vardı. Bunların önemli bir bölümü kısa zamanda gerçekleştirildi. İlk kez bağımsız bir bakanlık olarak 1924’te Tarım Bakanlığı kuruldu. Aşar vergisi ve tütündeki Reji İdaresi kaldırıldı, ilk tohum ıslah istasyonları kuruldu.

Ziraat Bankası yeniden yapılandırılarak etkinleştirildi; çiftçiye kredi desteği sağlayan ve buğday alımı yapan bir yapıya kavuştu. Şeker pancarı üretimi yaygınlaştırılarak 1926’da ilk şeker fabrikamız olan Alpullu açıldı. Hayvancılıkta ıslah çalışmalarının yapılması için 1926’da Hayvan Islah Kanunu çıkarıldı. Tarımda kooperatifçiliğe büyük önem verilerek 1929’da Tarım Kredi Kooperatifleri ve 1935’te Tarım Satış Kooperatifleri yasaları kabul edildi. Buğday üretimini ve üreticisini desteklemek, aynı zamanda korumak amacıyla 1938’de Toprak Mahsulleri Ofisi kuruldu ve ertesi yıl buğday ithalatı durduruldu. Atatürk, Mersin Silifke’de 36 çiftçi ile Tekir Tarım Kredi Kooperatifi’nin kurucusu ve 1 numaralı ortağı olmuştu. Hayvancılık alanında hayvan sağlığının korunması kadar, ıslah ve çoğaltma çalışmaları da Atatürk'ün en büyük ideallerindendi. Bu çalışmaları başlatmak için 1925 yılında Macaristan’dan Ankara’daki Gazi Çiftliği’ne Simental ırkı sığır getirtilerek ıslah adımları atıldı. Ne var ki, onun 1925’te başlattığı bu ıslah çalışmaları sonradan devam ettirilmediği için, Türkiye bugün milyonlarca dolar döviz ödeyerek hayvan ithal eden ve hayvancılığın her alanında dışa bağımlı bir ülke haline geldi.

Sümerbank 3 Haziran 1933’te kuruldu. 9 Ekim 1937 tarihinde ise Cumhuriyetin ilk sanayi tesisi olarak Nazilli Basma Fabrikası açıldı. Çiftçinin pamuğunu basmaya, beze dönüştüren ve pamuklu sektörüne katma değer kazandıran bu tesislerin sayısı zamanla 20'ye ulaştı. Sümerbank, sadece bir sanayi tesisi değil; gittiği yerin sosyal yaşamını değiştiren, dönüştüren devasa bir yapılanmaydı. Maalesef Sümerbank da 1987 yılında özelleştirme kapsamına alındıktan sonra adeta yağmalandı. 1980’lerde 350 milyon dolara yaklaşan pamuk ihracatımız, bugün yılda yaklaşık 1 milyon ton pamuk ithalatı yaptığımız bir tabloya dönüştü.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, 1926’da Alpullu ve Uşak, 1933 yılında Eskişehir, bir yıl sonra 1934 yılında ise Turhal Şeker Fabrikası kuruldu. Bu fabrikalar daha sonra 1935’te Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) olarak faaliyetlerine devam ettiler. Cumhuriyet döneminde başlatılan tarım ve tarıma dayalı sanayi hamleleri, sonraki yıllarda da çok önemli atılımlarla sürdürüldü. Türkiye, birçok alanda kendine yetebildiği gibi; fındık, pamuk, tütün, üzüm, incir, zeytin, zeytinyağı, et ve canlı hayvan ihraç edebilen saygın ülkelerden birisiydi. Fakat 1980 yılında, özellikle 24 Ocak Kararları ile "dışa açılma politikaları" adı altında tarım sektörü hiçbir önlem alınmadan dış rekabete açıldı ve desteksiz bırakıldı. Tarımda çöküş süreci böyle başladı. 1985 yılında başlatılan çalışmalarla kurumsal yapı dağıtıldı. Ziraat İşleri, Zirai Mücadele, Toprak-Su, Gıda İşleri ve Veteriner İşleri gibi alanında uzmanlaşmış kurumların hepsi ya kapatıldı ya da başka kurumlara bağlanarak etkisizleştirildi. Dünyadaki genel eğilimin aksine, Türkiye’de özelleştirme tarımla başladı. Et ve Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu ve Yem Sanayii özelleştirilip üretimi destekleyen bu kurumlar ortadan kaldırılınca, bir yandan da ithalat kapıları ardına kadar açılınca hayvancılık çöktü. Zirai Donatım, TEKEL, Şeker Fabrikaları, Türkiye Gübre Sanayii (TÜGSAŞ) gibi hem üretimi doğrudan ilgilendiren hem de girdi sağlayan kurumlar da özelleştirilince, bitkisel üretim büyük bir yara aldı.

Yozgat, Edirne, İstanbul ve Ankara’da yaşadığım öğrencilik yıllarımızda, büyüklerimiz harbin olumsuz etkilerini biz çocuklara hiçbir surette aksettirmemişti. Öğretmenlerimiz, öğrencilerin katılımı ile Yerli Malı Haftaları düzenleyerek üretimin, özellikle yerli besinlerin yurdumuz insanları için ne kadar önemli olduğunu anlatırdı. Fakir ve zengin öğrenciler arasında doğması muhtemel denge bozukluklarının çocuklara yansımaması için ellerinden gelen gayreti sarf ederlerdi. Annelerimiz ise ithalat eksikliğinden doğan olumsuzlukları çocuklarına hissettirmemek için çabalardı. Erkek çocuklar için çaputlardan toplar diker, onlara gerekli spor giysilerini elleriyle üretir; kız çocukları için de bez bebekler örerek onların mutluluğunu sağlarlardı.

Harp nedeniyle 2 milyona yakın genç erkeğin orduya alınması, doğal olarak onların beslenme garantilerinin sağlanmasını gerektiriyordu. Mevcut silolar yetmeyince uygulanan sağlıksız depolama yöntemleri yüzünden, büyük miktarda buğday çimlenerek telef olmuştu. Yurdumuzun mevcut zenginlikleri; kısa aralıklarla yaşanan Balkan Harbi, I. Dünya Harbi, İstiklal Harbi ve iç isyanlarla zaten yerle bir olmuştu. Genç insanlarımızın, özellikle tahsilli ve uzmanlaşmış nüfusun büyük bir bölümü şehit veya gazi olmuş, hayatta kalanların bir kısmı da umudunu kaybetmişti. Bütün bu koşullar altında, muhtemel bir harbe katılmamız durumunda yapılabilecek hazırlıkların aksaması ve ülkede bazı eksikliklerin ortaya çıkması kaçınılmazdı. Bu sıkıntıların; henüz 15 yıllık genç bir Cumhuriyetin elindeki imkânsızlıkların bir eseri olduğu kadar, Atatürk’ün vefatının, Osmanlı Devleti’nden kalan ağır borçların ödenmesinin ve peş peşe yaşanan yıkıcı depremlerin yarattığı moral bozukluğunun da bir sonucu olduğu mutlaka göz önüne alınmalıdır.
(Devam Edecek…)

Dr. Metin Tulga