Değerli okurlarım,

Daha önce yayımladığım yazılara açıklık kazandırmak amacıyla bu metni hazırladım.

Kur’an-ı Kerim’e göre en büyük ibadet; Kur’an okumak, okuduğunu anlamak ve emredilenleri tartışmasız bir şekilde uygulamaktır. Kur’an’da yer alan ibadetler ile bazı din bilginlerinin "İslam'ın şartları" olarak nitelendirdiği hususlar, kelime-i şehadet ve hac ziyareti dâhil edilerek beş olarak gösterilmiştir. Ancak eyleme dayalı ibadetler temelde üçe ayrılabilir: Birincisi namaz; ikincisi insanın fiziksel ve ruhsal sağlığı üzerinde olumlu etkileri bulunan oruç; üçüncüsü ise zekât ve kurban gibi sosyal yardımlaşma ibadetleridir. Kur’an’ın insandan beklediği en temel tutum; Allah'tan başka ilah olmadığına inanması, başta anne-babası ve ailesi olmak üzere tüm insanlarla iyi ilişkiler kurması, yardımlaşmayı esirgememesi ve toplumsal düzenin sağlanmasına katkıda bulunmasıdır.

Tarihsel sürece bakıldığında, örneğin Hristiyanlık, Papa'nın liderliğindeki organizasyonuyla bir devlet yapısı gibi kurumlaşmış ve etkinliğini yüzyıllarca bu şekilde sürdürmüştür. İslam'ın Hristiyanlığa güçlü bir rakip olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, zamanla İslami inançlar da kişisel boyuttan çıkarılıp bir devlet organizasyonu haline getirilmeye çalışılmıştır. Bu süreç, dini saf bir inanç olmaktan uzaklaştırarak Kur'an-ı Kerim'in geri plana itilmesine ve sonradan üretilen içtihatların dinin özüne sokulmasına zemin hazırlamıştır. Özünde hiyerarşi ve ruhban sınıfı bulunmayan İslam, ortaya çıkan mezhepler, tarikatlar ve farklı uygulamalarla karmaşık bir yapıya bürünmüştür. Oysa Hz. Peygamber, Kur'an'ın dinin temeli ve tek kaynağı olduğu ilkesini yaşamı boyunca korumuş, onu izleyen ilk halifeler de bu çizgiden ayrılmamıştır.

Emeviler ve Abbasiler döneminde geniş coğrafyalara yayılan İslam dini, Hristiyanlıktaki kurumsallaşmaya özenerek teokratik bir devlet düzeni oluşturma eğilimine girmiştir. Osmanlı döneminde resmi mezhep olarak kabul edilen Hanefiliğin kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife ise, yaşadığı Emevi ve Abbasi dönemlerinde siyasi iktidarlara karşı durmuş ve Ehl-i Beyt'ten yana tavır almıştır. Abbasiler iktidara gelmeden önce Ehl-i Beyt'e ılımlı yaklaşacaklarını vaat etmelerine rağmen iktidarı ele alınca onlara zulmetmeyi sürdürmüşlerdir. İmam-ı Azam, Ehl-i Beyt'e olan desteğinden taviz vermeyince dönemin çıkarcı otoritelerinin hışmına uğramış ve ortadan kaldırılmıştır. Tarihsel ve sosyolojik açıdan bakıldığında, onun fikirleri bugün dahi İslam dünyasının büyük bir bölümünü etkilemektedir. İmam-ı Azam'ın İslam inancının arınmasına sağladığı katkıları şu şekilde sıralayabiliriz:
İmam-ı Azam, fıkıh ilmini ilk tedvin eden (dağınık haldeki bilgi, belge, söz ve eserleri derleyip bir araya getiren) ve onu bablara, fasıllara, kitaplara ayırarak bugünkü sistematik yapısına ulaştıran kişidir.
Hz. Peygamber'in kendi yaşarken ve sonrasında hadislerin yazılmaması için gösterdiği gayrete ve Kur'an'ın sarih hükümlerine rağmen, dinin "Allah ile peygamber arasında paylaştırılması" tehlikesine karşı durmuştur. Nisa Suresi 87. ayetteki *"Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?"* ve Yusuf Suresi 111. ayetteki *"Bu Kur’an uydurulacak bir hadis (söz) değildir; aksine o, önündekini tasdikleyici, her şeyi ayrıntılı kılıcıdır. İnanan bir topluluk için de bir kılavuz ve rahmettir"* şeklindeki ilahi beyanları esas almıştır. Kur'an ayetlerine dayalı bir kıyas yapma imkânının bulunduğu durumlarda, doğruluğu kesinleşmemiş (vâhit/ahad) hadisleri ikinci plana atmıştır. İmam-ı Azam'a göre, Kur'an ayetlerini hadisler vasıtasıyla açıklığa kavuşturmaya çalışmak sorunludur. Peygamberin insanlara Kur'an'ı açıklaması yine Kur'an'ın kendi bütünlüğü içinde olmalıdır. Hristiyanlıkta, kilise teolojisinde vahiy bir kitapla değil bir kişiyle (Hz. İsa) temsil edilirken; İslam'da vahiy bir kişiyle değil, bir kitapla (Kur'an) temsil edilir. Peygamber, Kur'an'ın içinde tüm boyutlarıyla var olduğu için Kur'an merkezli bir din peygambersiz sayılamaz; ancak hadislerin içinde Kur'an tüm boyutlarıyla mevcut değildir. Öte yandan "şeriat" kavramı (Casiye Suresi, 18), kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen yöntemleri ve tavırları ifade eder. Dinciliğin iddia ettiğinin aksine şeriat kelimesi Kur'an'da yalnızca bir yerde, aynı anlama gelen şir'a sözcüğü de bir yerde geçmektedir.
İmam-ı Azam'a göre, *"Karşısındakini kâfir ilan etmek için bahane arayan kimse, ondan önce kendisi kâfir olur."* O, hüküm vermeyi yalnızca Allah'ın tekeline bıraktığı "iman" kavramını ibadetlerden ayırmıştır. İbadetlere büyük önem vermesine rağmen, günah işlemiş veya ibadetlerini eksik yapmış bir müminin cennete girip giremeyeceği hakkındaki nihai kararın sadece Allah'a ait olduğunu savunur. Fâsıkları (büyük günah işleyenleri) dinden çıkmış sayan, onları hor gören ve dışlayan anlayışlara şiddetle karşı çıkmıştır. Bu dışlayıcı anlayış Kur'an'a açıkça aykırıdır ve Allah'ın yetkilerine tecavüzdür; zira sonsuz hayatın nasıl yönlendirileceği Kur'an'ın açık beyanlarıyla sadece Allah'ın tekelindedir. İmam-ı Azam'a göre imanda artma veya eksilme olmaz; bir insan inançlıysa, ibadetlerini yerine getirmese ve günahı çok olsa dahi mümindir. Allah sadece kendisine şirk koşulmasını affetmez, bunun dışındaki her şeyi affedebilir. Allah müminlere farz kıldığı sorumlulukları, onlar dini kabul ettikten sonra emretmiştir; kişi önce borcunu idrak eder, sonra öder.

Nebiz Türü İçeceklere Yaklaşımı:
Hanefi fıkhının erken dönem bazı yaklaşımlarında, şarap dışındaki mayalanmış içeceklerin (nebizgiller: fermantasyonla meyve ve hububattan elde edilen içecekler) sarhoşluk vermeyecek miktarda tüketilmesi doğrudan haram sayılmamıştır. Bu durum, *"sarhoşken namaza yaklaşmayın"* ayetiyle ilişkilendirilerek bazı erken dönem mezhep mensuplarınca tartışılmıştır.

Din İstismarına Karşı Çıkışı:
İmam-ı Azam, siyasi veya şahsi kavgaların "din" gerekçe gösterilerek meşrulaştırılmasına daima karşı durmuştur.

Anadilde İbadet ve Çeviri Konusundaki Devrimci Tavrı:
İslam düşüncesinin en büyük dehalarından olan İmam-ı Azam, kutsal metinlerin çevirisiyle ibadet edilebileceğini fetvaya bağlayan ilk öncüdür. Ona göre namazda Kur'an'dan belli bir bölümün orijinal Arapça lafzıyla okunması (kıraat) zait (ikinci planda) bir rükündür. Namazda Kur'an'dan belirli bir miktar okumanın farz olduğunu gösteren kesin bir delil olmadığı için Hanbeli, Maliki ve Şii (İmamiye) fakihleri bile Fatiha'yı düzgün okuyamama durumunda başka dua metinlerinin okunabileceğini kabul etmiştir. Hanefiler ise süreci bir adım öteye taşıyarak *"Arapça bilmeyen kişi Fatiha'yı kendi dilindeki çevirisinden okur ve namazı geçerli olur"* derler. İmam-ı Azam'a göre dua ve Kur'an lafızdan ibaret değildir, esası manadır. Anlamını bilmeden kılınan bir namaz hedefine ulaşmaz. Bu husus, Hanefi ekolünün önemli bilginlerince yazılan çeşitli fıkıh kitaplarında da Türkçe Kur'an okumanın ve sureleri Türkçeye çevirerek namaz kılmanın caiz olduğu belirtilerek tasdik edilmiştir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, *"Kur'an manadan ibarettir ve onun için tercüme edilebilir"* görüşünü 1300 yıl sonra aynen tekrarlamış ve Kur'an'ın Türkçeye çevrilmesi sürecinde bu içtihadı temel gerekçe yapmıştır.

Kadın Hakları ve Özgür İrade:
Ebu Hanife, kadının evlenme konusunda tamamen serbest olduğunu, reşit bir kadının hiç kimsenin velayetine muhtaç olmadan istediği kişiyle evlenebileceğini savunmuştur. Ona göre velayetin tam olması, kişinin ergenliğe ve zihinsel olgunluğa (reşit olmaya) erişmesiyle gerçekleşir. Kendi mal varlığı üzerinde tam velayet sahibi olan bir kadının, kendi nikahı üzerinde de söz sahibi olması kaçınılmazdır. Genç bir erkeğin evlilik kararı alırken nasıl hür bir iradesi varsa, genç bir kadının da aynı hakka sahip olması gerekir; kendi babası dahi onun karar verme hakkına ipotek koyamaz.

Yukarıda değinilen tüm bu hususlar, İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin Hz. Muhammed'den sonra İslam dininde ilk arınmayı gerçekleştiren ve onu siyasi/kültürel yozlaşmalardan korumaya çalışan en büyük din bilgini olduğunu tarihsel verilerle açıkça göstermektedir.

Dr Metin Tulga