Önce İnönü'ye inandık, fotoğraflarını duvarlarımıza astık. Baktık onunla olmuyor; başta o kendine inanmıyor ve ülkeyi dış güçlere teslim ediyor. "Atatürk'ün son başbakanı" diye Celal Bayar'a, toprak ağası Menderes ve arkadaşlarına inandık. Kısa zamanda onların bu işleri çözecek insanlar olmadığını görerek tekrar "ehvenişer, Atatürk'ün mirası" diyerek İnönü'ye sarıldık. Kasım Gülek'ten Feyzioğlu'na, bir yığın aydın sandığımız insandan bir şeyler bekledik. Sonunda askerlerle birlikte kalan tek Atatürkçü sanarak İnönü'ye döndük. Ülke, askerlerin sayesinde ve Atatürkçülerin desteği ile bir şeylere benzemeye başlamıştı.

Bu sefer askerler aralarında anlaşamadı. Demokrat Parti'nin valileri gibi asker valilerin büyük bir kısmı ortalığı toz duman etti. Seçim oldu, "Çok şükür tekrar demokrasiye döndük," diye sevindik. Bu sefer kimin icat ettiği bilinmeyen sağ-sol çatışmaları başladı. Millet karpuz gibi sağcı-solcu partiler diye ayrıldı, halk neredeyse birbirine düşman yapıldı. Sonunda dış dünyanın etkileri daha çok artınca olay Türk-Kürt kavgasına dönüştü. Bir taraftan kendilerini milliyetçi olarak tanıtan çoğu Nur tarikatına mensup gruplar, diğer taraftan Nakşibendi şeriatçılar Osmanlı Devleti'ni hayal ederek Doğu Anadolu'da ve Orta Anadolu'nun bir kısmında, hatta Almanya'da mezhep kavgalarını ateşlediler. Millî cephede birleşen gericiler, Almanya başta olmak üzere Avrupa'da gruplar oluşturdular.

Ben Türkiye'deki yozlaşmalar başlar başlamaz sorunu Almanya'da uzmanlık eğitimi yapmakla çözeceğimi anlayarak, Türkiye'nin sosyal ve mezhepsel çatışmalarından uzak kalmak için kendimi işime verdim. 1966-1976 yılları arasında oluşan asker-şeriatçı çatışmalarına bilfiil şahit olamadım; Avrupa'daki sağ-sol mücadelesinden de kendimi uzak tuttum. Hekim olarak kendimi çok iyi tanıtmıştım; kısa zamanda sağlık tesislerinden çok iyi teklifler almaya başladım ve büyük bir hastanenin İç Hastalıkları Kalp-Akciğer Bölüm Şefliğine atandım. Ancak eyalet başbakanı, Alman uyruğuna geçmem şartıyla işe başlayacağımı söyleyince yurda dönmeye karar verdim. Babamın hastalığı nedeniyle bir süre İstanbul'da bulunan eşimin, "Aman dönmeyelim, İstanbul'da insanlar birbirini öldürüyor," demesine aldırmayarak görevlerimden ayrıldım ve Türkiye'ye döndüm.

Her tarafta bölünmenin izleri fark ediliyordu. Çapa İç Hastalıkları Kliniğinde bölüm başkanları sağcı-solcu partiler dışında ve masonlar olarak bölünmüştü. Bir süre sonra 12 Eylül ihtilali başladı, partiler kapatıldı, parti başkanları gözaltına alındı. Ne olduğu tam olarak anlaşılamayan kaos başladı. Zengin iş adamları bu işe en çok sevindiler. Kendilerinin Atatürkçü olduğunu savunan askerler, Atatürk devrimlerini hedef aldı. CHP üçe bölündü, aradan hazırlıklı olan şeriatçılar İstanbul Belediyesini ele geçirdiler. Sağcılarla koalisyon yapan Bülent Ecevit başbakanlığındaki sol parti, ortaklarının hışmına uğrayarak ve namuslu cumhurbaşkanının da yardımı ile devleti Atatürk karşıtlarının eline teslim etti. Türkiye yavaş yavaş Orta Doğu ülkesi yörüngesine girdi. Ve sonunda Devlet Bahçeli, Doğu Perinçek gibi adamların, Tansu Çiller gibi kadınların da katkılarıyla bugüne gelindi.

Şimdi gelin de "Ben Atatürkçüyüm," diyene inanın. Yine çaresiz durumdayız, yine çıkış yolu arıyoruz. Ancak bu sefer politikacılar değil, halk Atatürk'ün yolunu seçti. Bu nedenle biraz umutluyum. Sonunda biz hakiki Atatürkçüler kazanacak. Ben bunu görebilir miyim, bilmiyorum.

Dr Metin Tulga