Avrupa'nın, iklimsel değişim sürecinin etkisiyle Mezopotamya uygarlıklarının neredeyse 12.000 yıl gerisinde kaldığı anlaşılıyor. Bu nedenle günümüzde, birkaç prehistorik mağara dışında bizdeki Göbeklitepe, Çatalhöyük, Hacılar ve Çayönü gibi ilk yerleşimlerin başladığı neolitik alanlara Avrupa'da pek rastlanmaz.

Arkeolojik kazılar, Avrupa'da insan varlığının M.Ö. 35.000 yıllarında mevcut olduğunu gösteriyor. İlk yazılı belge ise M.Ö. 700 yıllarında Antik Yunan'da Homeros'un kaleme aldığı İlyada Destanı'dır. Avrupa'da kültürel gelişme, buzul çağının sonlarında M.Ö. 20.000-10.000 yılları arasında Gravetiyen, Solütreyen ve Magdaleniyen kültürleri olarak kendini göstermiştir. Takriben M.Ö. 12.500 yıllarında buzul çağının sona ermesiyle doğa, iklim ve deniz seviyesi insanların yaşamasına uygun hâle gelmiş, Orta Asya'dan Avrupa'ya göçler başlamıştır.

En yeni bilgilere göre Anadolu'daki Göbeklitepe, günümüzden yaklaşık 11.500 - 12.000 yıl öncesine, yani M.Ö. 9600 civarına tarihlenmektedir. Göbeklitepe’nin tarihi, Mısır piramitlerinden ve İngiltere’deki Stonehenge’den daha eskiye dayanır. İnançların ortaya çıktığı önemli bir dönemin izlerini taşıyan Göbeklitepe, tarihin bilinen ilk tapınağıdır. Şanlıurfa’nın 20 kilometre kuzeydoğusundaki Örencik köyü yakınlarında yer alır. Yaklaşık 300 metre çapında ve 15 metre yüksekliğinde olup, geniş bir görüş alanına hâkim bir konumdadır.

Mağara duvarlarındaki avcılığı temsil eden resimlerden ziyade, burada hayvan figürleri tek ve kabartma olarak işlenmiştir. Bu da sanatsal açıdan farklı bir anlayışı etkileyici biçimde yansıtır. Tilki, boğa, aslan, akrep, yılan ve yaban domuzu, taşlar üzerine işlenmiş figürlerden bazılarıdır. Bazı arkeologlar, bu figürleri tapınağı ziyaret eden kabilelerin sembolleri olarak nitelendiriyor. Bölgede yapılan araştırmalar, önemli bir kültür bitkisi olan ve yüzlerce genetik varyasyonu bulunan buğdayın atasının da ilk kez Göbeklitepe eteklerinde yetiştiğini göstermektedir.

Boyları 3 ila 6 metre arasında değişen T biçimli sütunlar dikkat çekicidir. Sütunlar üzerine yansıtılan diğer figürlerden farklı olarak, aşağı doğru iner biçimde tasvir edilen üç boyutlu aslan kabartması öne çıkar. Bu figürler, neolitik dönemde aslanların Anadolu’da yaşamış olma ihtimalini güçlendiriyor. Göbeklitepe’nin inşa edildiği dönemde insanlar, bitki toplayan ve hayvanları avlayan gruplar hâlinde yaşıyordu. Büyük sütunların kayalık bölgelerden iki kilometre taşınarak buraya getirilmesinin izahı o dönem şartları için henüz güçtür.

Göbeklitepe’nin keşfi ile Anadolu, tarih öncesi uygarlık dönemine girmiştir. Bu dönemin en parlak merkezleri Çayönü, Hacılar ve Çatalhöyük yerleşimleridir (M.Ö. 8000-5500). Çatalhöyük, ilk şehirleşmenin başladığı mekândır. 1961 yılında Konya civarında yapılan kazılarda, M.Ö. 7100-6500 yılları arasında kurulmuş yerleşim yerleri bulunmuştur. Buradaki insanlar 600 yıl boyunca kültürlerini sürdürmüşlerdir. Bu neolitik yerleşim, Toros Dağları'ndan Konya Ovası'na akan Çarşamba Çayı'nın üzerinde yer almakta ve çay, şehri ikiye ayırmaktaydı.

Eski bir göl yatağı olan bu bölge, hayvancılığa elverişli otlaklar ve sulak tarım arazileri içeriyordu. O dönemde bölgede aslan dâhil çeşitli yabani hayvanlar yaşamakta; güneydeki ormanlık alanlarda leopar, geyik ve ayı bulunmaktaydı. Konut yapımında kullanılan ahşap, bu ormanlardan sağlanmıştır. Çatalhöyük evleri bitişik nizamda inşa edilmiş olup, dışa dönük cephelerinde kapı ve pencere yoktu. Evler birbirinden farklı yüksekliklerde inşa ediliyor, komşu evin çatısından uzatılan bir merdivenle düz dama ulaşılıyor ve kapı yerine kullanılan bir kapaktan evin içine giriliyordu. Bu mimarinin savunma ve ısınma amacıyla tercih edildiği sanılmaktadır.

Yapı malzemesi kerpiçti ve evlerin dış yüzü çamurla sıvanmıştı. Oda duvarlarına bitişik sekiler; oturma ve yatmanın yanı sıra ölülerin gömülerek saklanması için de kullanılıyordu. Kâseler ve yemek kapları tahtadan yapılıyor; saman ve sazdan örülen sepetler erzak saklamak için kullanılıyordu. Aynı tarzda örülen hasırlar yer sergisi olarak düşünülmüştü. Kemikten yapılmış iğne, biz ve kaşıkların yanında silahlar ve aletler siyah renkli volkanik cam (obsidyen) ve çakmak taşından imal ediliyordu. Kömürleşmiş hâlde bulunan dokuma ürünlerinin bitki lifleri, yün ve hayvan kılından dokunduğu anlaşılmıştır. Giysi yapımında hayvan postları, deri ve kürkler kullanılıyordu. Kurşun ve bakırdan yapılmış boncuk ve iğneler, metallerin süs eşyası olarak kullanıldığının işaretiydi. Ayrıca çeşitli minerallerden, duvar resimlerinde kullanılan boyalar üretiliyordu.

Ergani civarındaki Çayönü Tepesi'nde bakır ve malahitten dövülerek yapılmış biz, tel, boncuk ve iğneler bulunmuştur. Çatalhöyük'te bölge dışından getirilmiş eşyaların bulunması, o devirde ticaretin geliştiğinin delili kabul ediliyor. Heykellerin bulunduğu evlerin tapınak olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Heykellerin çoğunluğu kadın figürü olup doğurganlığı temsil eder. İki tarafına yerleştirilmiş leopar başına yaslanan bir tanrıça ile çift başlı kadın figürü dikkat çekmektedir. Kabartmalarda bacakları iki yana açılmış, kolları ile dans eden kadınlar tasvir edilmiştir. Duvar resimlerinde ise yanardağ patlaması, dövüş, av sahneleri ve başsız cesetleri parçalayan akbabalar gibi figürler öne çıkar.
Çatalhöyük ile aynı döneme rastlayan Burdur yakınlarındaki Hacılar Höyüğü'ndeki geç neolitik yerleşimi ile Çatalhöyük arasındaki temel mimari fark; Hacılar'da evlere doğrudan avluya açılan geniş bir kapıdan girilmesidir. Evler arasındaki dar sokaklar, kent dokusu içinde ilk olarak burada görülür. Ayrıca burada, erken neolitik çağın sonlarına doğru azalan avlanmaya ait duvar resimleri görülmez. Kadın figürleri artmış, tapınaklar yok olmuştur. Çakmak taşının yerini bakırın almasıyla bakır gereçlerdeki artış dikkat çeker. Ölüler evlerin içine değil, mezarlıklara gömülmeye başlanmıştır. Doğurganlığı tasvir eden tanrıça heykelleri artmış, resimler duvarlara değil pişmiş toprak kaplar üzerine geometrik şekiller olarak yapılmıştır.

Hacılar, erken kalkolitik çağda biçim ve bezeme açısından kendini iyice geliştirmiştir. Çağın sonuna doğru Hacılar yıkıma uğramış, bunun yerine Mersin ve Konya bölgesindeki Canhasan gibi yerleşimler orta kalkolitik çağda (M.Ö. 4750-3000) gelişimi sürdürmüştür. Çok renkli bezemeli seramikler bu çağın özelliğidir ve bakır işlemeciliği ön plana çıkmıştır.

Geç kalkolitik çağ (M.Ö. 4000-3000) ve Denizli-Çivril yakınlarındaki Beycesultan Erken Tunç Çağı (M.Ö. 3000-2000); Güneydoğu'da, Çukurova'da, Amik Ovası'nda, Truva çevresinde, Elmalı yakınlarında ve İç/Doğu Anadolu'daki çeşitli yerleşimlerle temsil edilir. Maden işleme sahasındaki gelişmeler İç Anadolu'nun kuzeyinde yoğunlaşmıştır. Güneş kursları, dağ keçileri, boğalar ve "sistrum" adı verilen çıngıraklar bu çağı temsil eden figürlerdir. M.Ö. 5500-3000 yılları arasında Tunç Çağı'nda Truvalılar tarafından inşa edilmiş dört tekerlekli araç bulunmuştur. İlk çömlekçi çarkının kullanımı da burada başlamıştır.

Birincisinin yıkılmasıyla kurulan II. Truva ile birlikte Anadolu yazıyı kullanmaya başlar ve tarihsel döneme girilir.

Dr. Metin Tulga