Tıp Fakültesi’nin birinci sınıfında fizik, kimya, botanik, zooloji ve epidemiyoloji derslerimiz vardı. Fizik ve kimya dersleri için Koska’daki Fen Edebiyat Fakültesi’nin konferans salonuna, biyolojiyle ilgili dersler için ise Süleymaniye’deki Biyoloji Fakültesi’ne gidiyorduk. Hem laboratuvar uygulamaları hem de teorik dersler öğleden önce bittiği için, öğleden sonraları ders çalışmak ya da akşamları Beyoğlu’na çıkıp sinema ve tiyatro gibi etkinliklere katılmak için bolca vaktimiz kalıyordu. O dönem "şebeke" adını verdiğimiz özel öğrenci kimlik kartımız sayesinde toplu taşıma araçlarından ve tiyatro, konser, opera gibi sanatsal faaliyetlerden indirimli faydalanabiliyorduk.

İflah olmaz bir İstanbul hayranı olarak, öğleden sonraları yaya olarak yola koyulur, bu eşsiz şehrin güzelliklerini keşfetmek için saatlerce yürürdüm. O yıllarda İstanbul; tramvayların son durakları olan Yedikule, Topkapı, Mecidiyeköy, Maçka ve Bebek ile sınırlanmış, devasa inşaatların henüz hançerlemediği naif bir şehirdi.

Ancak Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra, nedense büyük bir aceleyle şehre geniş caddeler ve devasa bulvarlar yapma furyası başladı. Bu telaşlı imar faaliyetiyle birlikte tarihi değeri olan pek çok bina ya tamamen yıkılıyor ya da yolları genişletmek uğruna acımasızca ortadan ikiye kesiliyordu. Osmanlı’dan yadigâr, o akıllıca döşenmiş Arnavut kaldırımlarının yerini soğuk asfaltlar alırken; asırlık ağaçlar ve güzelim yeşil alanlar birer birer kurban ediliyordu. Yol kotlarının değiştirilmesiyle binaların bodrum katları bir anda birinci kat seviyesine çıkıyor, yapıların temelleri zayıflatılıyordu. Bu yıkım öylesine hoyratça uygulandı ki, kâğıt üzerinde cetvelle çizilmiş gibi duran o geniş yollar ortaya çıktıkça, İstanbul’un asıl ruhu ve güzelliği de yitip gidiyordu. Doğal bir estetik katan o zarif ahşap binaların yerini çok katlı ruhsuz beton apartmanlar alıyor, şehrin çehresi geri dönülmez biçimde başkalaşıyordu.

Oysa uzun yıllar yaşadığım Avrupa şehirlerinde durum bambaşkaydı; İkinci Dünya Savaşı’nda yerle yeksan olan binaların ve mahallelerin yerine, aslına sadık kalınarak yenileri inşa edilmişti. Üstelik yeşilin böylesine kıymetli olması gereken memleketimizde o güzelim doku yok edilirken, Avrupa’da şehirler arası yolculuklarda bile o yeşil örtü hiç kesintiye uğramaz, tarihi yapılar gözbebeği gibi korunurdu. Çok katlı binalar ise hep şehir merkezlerinin dışına yapılırdı.

Bu kentsel dönüşüme bir de Marshall yardımlarıyla değişen ekonomik dengeler eklendi. Köyünü terk eden Anadolu insanı, bu inşaat furyasından payını alabilmek umuduyla yatağını yorganını sırtlandığı gibi İstanbul’un yolunu tuttu. Otobüs durakları ve tren istasyonları bu yoğun iç göç dalgasıyla adeta felç olmuştu.

Tüm bu fiziksel ve demografik değişimlerin üzerine, bir müddet sonra Kıbrıs olayları patlak verdi ve Yunanistan ile ipler gerildi. Bir gazetede çıkan "Selanik’te Atatürk’ün evi bombalandı" haberi, büyük ve yıkıcı bir halk hareketinin fitilini ateşledi. Başta o güzelim Beyoğlu ve Adalar olmak üzere, İstanbul’un göz bebeği semtlerindeki gayrimüslimlere ait evler ve iş yerleri tahrip edildi. O gün yıkılan sadece binalar değildi; İstanbul’u İstanbul yapan asırlık hoşgörü, komşuluk kültürü ve o eşsiz şehir adabı da ağır bir yara aldı. Kozmopolit bir kültür başkenti olan İstanbul, giderek bu yoğun göçün ve değişen sosyolojinin hâkimiyetine girdi.

Bizler ise bu çalkantılı ortamda Tıp Fakültesi’ne devam ediyor; henüz tahribata uğramamış köşelerde, kızlı erkekli arkadaş gruplarımızla gençliğimizin tadını çıkarmaya çabalıyorduk. Boğazın sırtlarında uzun gezintilere çıkıyor, Kınalıada'nın arka koylarında ya da Burgazada plajlarında denizin keyfini sürüyorduk. Fakat yavaş yavaş, politik çatışmaların doğurduğu huzursuzluk iklimi öğrenci kantinlerine de sızmaya başladı. Fakülteye ilk adım attığımda Ermeni, Yahudi, Rum, Arap, Kürt, Türk, Müslüman, Hristiyan ya da Musevi ayrımı gözetilmeksizin yaşanan o İstanbul'a has dostluk ve komşuluk bağları yavaş yavaş çözülüyordu.

İşte bu atmosferin içinde, 1959 yılında Tıp Fakültesi’nden mezun oldum ve mecburi hizmetimi ifa etmek üzere Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesine, hükümet tabibi olarak atandım. Bu tarihten sonraki hayatım; Hacıbektaş, askerlik görevim için bulunduğum Tekirdağ, ardından Ağrı ve sonrasında tam on yıl sürecek olan Almanya serüvenimle şekillendi. Bu uzun yıllar boyunca ailemin yaşadığı İstanbul’la bağım, kısa süreli ziyaretler dışında maalesef kesintiye uğradı. Ta ki 1976 senesinin sonbaharında bana teklif edilen Alman vatandaşlığını reddedip yuvama dönene kadar... İşte o gün, benim için yepyeni bir İstanbul hayatı başladı.

Dr Metin Tulga

Devam edecek…