Yıllardır Türkiye ve Almanya’da yaptığım araştırmalarda, hastaların teşhis ve tedavisinin yanı sıra ciddi bir bakım sorunu olduğunu; bakıma gereksinim duyan bir hastanın, ailesinin en az bir veya iki ferdini sadece bu işle uğraşmak zorunda bıraktığını saptadım. Köylerde bakıma muhtaç olan hastalar ne yazık ki bu sistemin tamamen dışında kalmaktadır. Uzun hekimlik hayatım boyunca, Türkiye’deki köylerin yerleşim durumları dolayısıyla hastalara koruyucu önlemler, teşhis ve tedavi bakımından yeterli hizmetin sunulabildiğine pek rastlamadığımı söylemek isterim. Kasaba ve şehirlerde ise bakıma muhtaç hastaların veya engellilerin doğru dürüst bir bakımevi bulabilmelerinin tamamen şansa bağlı olduğunu düşünüyorum.

Uzmanlık alanım gereği, solunum yolu hastalıkları sebebiyle bakıma muhtaç hâle gelen hastaların fazlalığını ve bunların büyük bir kısmının evde bakılmak zorunda kalındığını gözlemledim. Hâlbuki bu hastaların birçoğu klinik bir ortamda tedavi edilse bakıma muhtaç durumdan kurtarılabilir. Bu kanaate vardığım için, görev yaptığım her yerde bu konuyu araştırarak çözüm üretmeye çalışmışımdır.

Almanya’da bulunduğum süre içerisinde, sağlık hizmetlerinin yanında sosyal hizmetlerin de ne denli iyi çalıştığını görevim gereği bulunduğum 5 farklı bölgede inceleme fırsatı buldum. Almanya'da Katolik veya Protestan vakıfları genellikle enerjilerini sağlık ve sosyal yardım konularına yöneltmişlerdir. İbadetlerini kiliselerde tutup, dünyevi bir yaklaşımla sağlık ve sosyal yardım işlerine; hastane, huzurevi ve bakımevlerine odaklanmışlardır. Bu kurumlarda görevli hemşirelerin ve bakıcıların çoğu, cüzi bir maaşın yanı sıra sağlam bir emeklilik garantisine sahiptir; böylece tüm yaşamları ve yaşlılık dönemleri bu sağlık kurumlarının güvencesi altına alınmaktadır.

Almanya'da hekimlik yaptığım 10 yıllık süre boyunca görev aldığım (biri Katolik, ikisi Protestan vakfına ait) 3 ayrı hastanede şunu gözlemledim: Vakıflara bağlı hemşireler, görevleri sırasında doğrudan tıbbi hizmete odaklanıyor, işlerine dini inançlarını asla karıştırmıyor ve hiçbir din ayrımı gözetmeksizin yalnızca hasta bakımına ve tedavisine yöneliyorlardı.

Ayrıca Almanya'daki sistemin, özellikle yaşlı ve bakıma muhtaç hastalara ne denli özen gösterdiğine kendi ağabeyimin durumunda bizzat şahit oldum. Eşini kaybettikten sonra, çocukları da uzakta yaşadığı için yalnız kalan ağabeyime sunulan bakım ve konfor inanılmazdı. Örneğin; sabahları varis çoraplarını giydirmek veya banyo yapacağı günlerde ona yardımcı olmak için bir hemşirenin evinde hazır beklediğini gözlerimle gördüm.

Ben Türkiye'de tanınmış bir hekim olmama rağmen, her ikisi de sigortalı olan anneme ve babama paramla bile oradaki konforun yarısını sağlayamadım. Bugün kendi yaşlılık dönemimde de asansörsüz aile sağlığı merkezlerinde yaşlılara gösterilen o ilgisizliği bizzat yaşamaktayım.

Hep denir ya, "Almanya bizi kıskanıyor!" diye... Biz ise kendi yapısal sorunlarımızı çözemediğimiz için sadece "Allah yardımcımız olsun" diyerek yaşamaya devam ediyoruz.

Dr Metin Tulga