Amerika Kıtası'nın keşfi ile XV. yüzyıl sonlarında gelişip zenginleşen Avrupalılar için artık Asya ve Afrika toplumları, onlara hizmet etmek için vardı. Avrupa zenginleştikçe diğerleri fakirleşmekteydi. Osmanlı Devleti de bu fakirleşen grubun içinde yer alıyordu.
Haçlı Seferleri dolayısıyla İtalyanlar, Avrupa ticaretine şekil vermiş ve zengin olmuşlardı. Almanların güneye inerek oradan getirdikleri sermaye ile yeni iktisadi hayat, bütün usul ve örnekleriyle kuzeye taşınmıştı. Bankacılık, ticari senet, kredi, borsa işleri, pazarcılık, liman işletmeciliği ve dokuma sanayisi Fransa, Flandre ve İngiltere'ye sıçramış; uluslararası işletmeciliği ise Almanlar ele geçirmişti. Almanlar; Rusya içlerinden İber Yarımadası'na, Kuzey Denizi kıyılarına, hatta İngiltere içle
rine kadar geniş bir bölgenin deniz ve kara ticaretine hâkim olmuşlardı. Hollanda, İngiltere, Portekiz, İskandinav ülkeleri ve Danimarka, onların peşinden iş adamlarını bu bölgelere sürdüler. Flandre ve İngiltere, kumaş sanayisinde ve diğer dokuma ürünlerinde İtalya'yı geride bıraktı. Bunun sonucunda, ekonomik bakımdan ilerlemenin birinci koşulunun milli bir politika izlemek olduğu ortaya çıktı.
Osmanlı Devleti, hiçbir zaman bir ulus devlet niteliği kazanamadığı için uluslararası ticareti yabancıların önerileri ve faaliyetleriyle sürdürmeye çalışarak geride kaldı, küçüldü ve etkisizleşti. Avrupalı krallar, uluslarının ticaretini gerek politik gerekse sermaye bakımından desteklerken; Osmanlı padişahları ekonomik olayların dışında kaldı ve işleri, yabancı ticaret erbabının veya ülkelerinde faaliyet gösteren azınlıkların insafına bıraktı. Amerika Kıtası'nın keşfedilmesiyle Avrupa'nın ekonomik merkezleri daha kuzeye ve batıya kayarak Akdeniz'i ikinci plana itti. XVI. yüzyılda doğu pazarları, batı pazarlarından gelen eşyalarla doldu. İthal edilen ham maddeler işlenerek tekrar bu pazarlara sunuldu. Ekonomik hayatta bilim ve teknik de önem kazandı.
Osmanlılar, Avrupa'nın en elverişli kara ve su yollarını kullanarak yeni doğmuş pazarlara kolayca ulaşabilme ve onlarla başa baş rekabet edebilme olanaklarına sahip olmalarına rağmen batılıların sömürgesi hâline gelmekten kurtulamadılar.
Bu ekonomik gelişmişliğe erişememenin ve Osmanlı ekonomisinin çökmesinin nedenlerini araştırdığımızda, en önemli hususun Türk toplumunda ticaretle uğraşan milli bir tüccar ve iş adamı sınıfının bulunmaması olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı Devleti'nden birçok ticaret gemisinin Mısır ve Kuzey Afrika'ya, kuzeyde Karadeniz yönlerine ticari yolculuklara çıktığı; İtalya şehirlerinde ticaret yapan Türk esnaflarının bulunduğu bilinmektedir. Ancak bunlar, çağdaş ticaret ve iş adamı olmaktan çok uzaktılar. Yeni Çağ'da hâlâ Selçuklular devrindeki Orta Çağ ticaret kuralları Osmanlı ekonomisini yönetmekteydi.
Osmanlı Devleti'nde gayrimüslim azınlık olarak yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudiler de batılı ticaret ve iş adamlarına benzemeyen, daha çok aracı sınıf (komprador burjuvazi) işlevi gören kesimlerdi. Bunlar Türk-Müslüman toplumla kaynaşamadıklarından ulusal çıkar fikrinden yoksun bireylerdi. Ekonomide yeni bilimsel metotları uygulayan İtalyanlar ise Osmanlı topraklarında sömürü ağı kurmuşlardı. Onların peşini bırakmayan Avrupalılar, ekonomik örgütlerini ve ticaretlerini hızla geliştirerek uluslararası ticaret pazarlarını kendi yörelerine çektiler. Böylece Akdeniz, dünyanın tek pazarlama çevresi olma ayrıcalığını kaybetti.
Milli bir sermaye sınıfının olmayışından faydalanan Ruslar da Avrupa'daki siyasi ve ekonomik ortamı kendilerine uygun bir duruma getirdiler. Osmanlı toplumu; Orta Çağ'dan kökünü alan toplum, yönetim ve eğitim düzeninin İslami esaslara uydurulması ile yapılabilecek bir düzenlemeyi daha başından olanaksız hâle getirdi.
Avrupalı krallar; büyük ekonomik güçleriyle ulusallaşma, iç ticaret ve yerli endüstriyi güçlendirip geliştirme; dış ticareti ise ülkenin çıkarları doğrultusunda yapılan uluslararası anlaşmalarla etkili hâle getirme çabasındaydı. Öteki ülkelerin devletlerine gönderilen elçiler, siyasi olduğu kadar ekonomik ve ticari ilişkileri de ustalıkla yönetebilecek kişilerden seçiliyordu.
Osmanlı pazarlarında XVI. yüzyıl başlarından itibaren Fransız malları çoğalmaya başlamış, yerli yapım mallar karşısında tehlikeli bir rakip olarak ortaya çıkmıştı. Öyle ki İranlı tüccarlar, ülkelerinden getirdikleri ham ipek ve ibrişimleri Bursa ve İstanbul pazarlarından geçirerek İtalya'ya Frenk çuhalarıyla değiştirmeye götürüyorlardı. Eskiden Bursa ve İstanbul pazarlarını besleyen İran ibrişim ve ham ipeklerinin, Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Seferi'nden sonra Avrupa pazarına kaymasının nedenlerinin başında; Şah İsmail'e karşı uygulanan ekonomik abluka kadar, Amerika'nın keşfiyle cepleri altın ve gümüş dolu alıcı tüccar durumuna gelmiş bulunan Avrupalı ham madde toplayıcılarının İranlı ipek satıcılarına Türk alıcılardan daha fazla ödeme yapmaları geliyordu.
Doğu ülkelerine akan altın ve gümüş, Türkiye'nin uluslararası ticarette iflas yoluna girdiğini gösteriyordu. Devletin kendi ihtiyacı olan ve ülkede darlığı çekilen hububat, ham madde ve koyunlar ise batılılara satılıyordu.
Osmanlı Devleti 1840'lara gelinceye kadar altın ve gümüş karşılığı kâğıt para ihraç edemediği gibi, ne iç ne de dış borçlanmadan yararlanabilmiştir. II. Mahmut döneminde Rus Savaşı nedeniyle silah ve cephanenin yanında askeri elbise bile ithal edilmişti. Bu durumda dış ticaret açığı giderek artıyordu. Çare; paranın ayar ve veznini düşürmek, şu veya bu şekilde gizlenmiş olan altın ve gümüşün ele geçirilerek darphaneye gönderilmesiydi. Oysa İngiltere 18. yüzyılda her an altına çevrilebilir banka kâğıtları çıkarmış, bunların kullanımını Avrupa'ya yaymış ve bunlar Osmanlı ülkesinde de kullanılmaya başlanmıştı.
İstanbul ve çevresine ait altı önemli vergi ve rüsumun tahsilatını hükümetten alacaklarına karşılık üstlenen Galata bankerleri bu işten çok önemli kazançlar elde edince, 1881 yılında batılı alacaklılar "Muharrem Kararnamesi" adı verilen bir hükümet kararıyla Rüsum-u Sitte İdaresi'ni devraldılar. Böylece Düyun-u Umumiye İdaresi oluşmuştur.
Sonuç olarak Osmanlı ekonomisi bütünüyle batılıların eline geçmiş, onların yönetimi ile Osmanlı borçları kapatılarak ekonomi düzene sokulmaya çalışılmıştır. Bu durum, Balkan Harbi ve I. Dünya Harbi sırasında batılıların ordu yönetimine müdahalelerine kadar devlet yönetimine şekil vermesiyle sonuçlanmış ve Osmanlı Devleti'nin çöküşünün de bir numaralı nedeni olmuştur.
Osmanlı'nın bıraktığı bu ağır ekonomik enkaz ve dışa bağımlılık, yeni kurulacak Cumhuriyet'in ekonomi politikasını da zorunlu olarak şekillendirecekti.
EKONOMİK BAĞIMSIZLIK
Ana kaynağını Lozan Antlaşması ile kazandığımız sosyal, kültürel ve ekonomik bağımsızlıklar, Atatürk önderliğinde başarıyla taçlandırılmıştır. Atatürk'ün ekonomi politikası; Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan tüm yurttaşlarımızın refah ve mutluluğunu sağlamayı ana hedef olarak kabul etmiştir. Milli ekonomik çıkar; dış pazarlara ve yabancı ekonomilere bağımlılığa son verildiği, kendi kendine yeterli ve dış ekonomik ilişkilere açık, milli bir ekonomik düzendir.
Atatürk, kalkınma planını yaparken daha öncekiler gibi yabancı uzmanların ve yabancı sermayenin getirilmesi ile uygulanmasını asla kabul etmedi. Osmanlı Devleti'nden ve işgalci devletlerden arta kalan tesisler yenilenerek; uzman, mühendis ve işçilerin emeği ile ekonomi ayağa kaldırılmaya çalışıldı.
Uygun iklimi ve su kaynaklarıyla bir tarım ülkesi olarak, tarımı geliştirmek suretiyle üretimi artırıp ekonomiyi düzene sokacak önlemler alındı. Atatürk yönetimi, kadrolarında liyakat ve uzmanlığa değer vererek; hükümette ve bürokrasinin yönetiminde uzman ve yurt dışında eğitilmiş insanların değerlendirilmesine önem vererek ekonomiyi rayına oturtmuştur.
Hükümetin ilgilenmesi sonucu Türkiye'nin birçok yerinde üretim şartları düzelmiş, başta Anadolu olmak üzere tarım alanlarının verimli kullanımı artmıştır. Yeni değirmenler ve un fabrikaları dikkat çekmiş; iklim şartlarının da uygun geçmesiyle tarım üretimi iki katına çıkmıştır. Ekonomideki 15 sene süren onarım sonuç vererek ülke ekonomisi kendi ayakları üzerinde duracak hâle gelmiştir.
Dr. Metin Tulga