Atatürk, daha genç bir subayken Osmanlı Devleti’nin gerileme nedenlerini çok iyi analiz etmiş ve bu yönde bilgi birikimini geliştirmiştir. Gerek askerlik görevi sırasında gerekse siyasi çalışmalarıyla ülkenin kalkınma olanaklarını planlamıştır. Onun en önemli saptamalarından biri "ulus devlet" modeli, diğeri ise Misak-ı Milli'dir.

Avrupalı gözlemciler bile Osmanlı Devleti'nin yapısal durumu içinde nüfusun büyük bir kısmının kendini "vatandaş" olarak hissetmediğini, ancak 9 milyonluk bir kesimin devlete aidiyet duyarak çalıştığını saptamıştır. Özellikle nüfusun önemli bir kısmını oluşturan gayrimüslimler, kendilerini Osmanlı vatandaşı olarak görmeyerek dış güçlerin etkisine açık hâle gelmiş; aynı zamanda devlet yönetiminde, özellikle dışişleri, maliye ve hazine gibi kritik alanlarda söz sahibi olmuşlardır. Birinci Dünya Savaşı'nda bu gruplar, Rusların ve Batılı devletlerin Osmanlı içerisindeki müttefikleri gibi hareket etmiş, Osmanlı ordusu zaman zaman bu iç unsurlarla da mücadele etmek zorunda kalmıştır.

Osmanlı uyruğundaki Şerif Hüseyin liderliğindeki Arap isyancılar ise, savaştan önce İngilizlerle yaptıkları iş birliği çerçevesinde ve savaş sırasında orduyu arkadan vurarak Osmanlı ordusunun gücünü zayıflatmış, hem de yabancı güçlerin gerilla faaliyetlerine zemin hazırlamışlardır. Atatürk, Birinci Dünya Savaşı'nın Nablus bozgunu sonrasında, kumandası altındaki kuvvetleri dağılmış diğer birliklerle bir araya getirerek "Misak-ı Milli" adını vereceği hudutlara kadar çekilmiş ve İngiliz-Arap müşterek hücumlarını durdurmayı başarmıştır (Bkz. Anılarla 1. Dünya Harbi "Osmanlı Devleti'nin Çöküşü" adlı kitabım).

Erzurum Kongresi'nde ve akabinde Sivas Kongresi'nde bu hudutların çerçevesini çizmiş; ayrıca İngilizler tarafından dağıtılmadan hemen önce, Osmanlı Mebusan Meclisinde bu millî hedeflerin meclis kararı (Misak-ı Milli Kararları) olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Atatürk, "kendini Türk olarak hisseden herkesin vatanı" anlayışıyla çizdiği Türkiye Cumhuriyeti'nin hudutlarını Lozan'da Batılı devletlere kabul ettirmiştir.

Lozan'da uygulanan mübadele (nüfus değişimi) programında, salt ırk temelli bir değişim yerine din unsuru da dikkate alınmış; Anadolu'daki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkçe konuşan Müslümanlar yer değiştirmiştir. Atatürk'ün kurduğu ulus devlet, Misak-ı Milli hudutları içinde yaşayan herkesi kucaklamış ve kökeni ne olursa olsun "Türkiye'de kendini Türk hisseden" tüm insanları hiçbir ayrım yapmadan eşit vatandaşlık bağıyla birleştirmeyi hedeflemiştir. Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm diyene!" beyanı; Türkiye'de kökeni ne olursa olsun, bütün dünyanın Türkiye adı ile tanıdığı ülkemize vatandaşlık bağıyla bağlı olan insanlara "Türk" denebileceğini ifade etmektedir.

Okurlarımla Yeni Sohbetler

Kısa bir zaman içerisinde son yazdığım kitaplar ve çeşitli konulardaki makalelerim hakkında öylesine olumlu, yapıcı ve öğretici eleştiriler aldım ki; bu beni "İyi ki yazmışım!" diye gururlandırdığı gibi, ülkemizin geleceği için de ümitlendirdi. Tek tek hepinize cevap veremiyorum ama bütün eleştirilerinize kalpten katılıyorum.

Sizlere bir armağan olarak da; bana bilgisayar ve yeni teknolojiler hakkında bilgiler veren, okuyamadığım yazıları siyah zeminde beyaz puntolarla büyüterek ve kaynak seçtiğim kitapları bana okuyarak yardım eden genç asistanım Ömer Kırmızı'yı, kendi uzmanlık dalı olan sinema ve televizyon konusundaki yazıları ve film eleştirileri ile size tanıtmak, okuyucu alanımı bu yolla daha da genişletmek istiyorum.

Hepimizin görevi; yurdumuzun kültür kalkınmasında yıllarca kaybettiklerimizi telafi için çalışmak ve ölünceye kadar Allah'ın verdiği aklı bu yolla kullanmak olmalıdır.

Dr. Metin Tulga