Atatürk, savaşlarda gösterdiği başarıyı en önemli devrimlerinden biri olan din devriminde de göstermiştir. Ona göre dinde devrim; önce yönetimde, sonra millî ve dinî eğitimin organizasyonunda yapılmalıdır. Bunun tek çaresi, devlet yönetimi ile dinin (ibadetlerin) uygulanmasının birbirinden ayrı tutulması, yani laikliktir.

Osmanlı Devleti yönetiminde, özellikle Fatih Sultan Mehmet’ten itibaren din ile devlet işlerini birbirinden ayıran bir prensip mevcuttu. Ancak Kanuni Sultan Süleyman döneminde Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin faaliyetleriyle başlayan akım, devlet işlerinde de şeriat ve şeyhülislam otoritesinin yerleştiğini göstermektedir. 1683-1699 bozgun yıllarında Osmanlılar, Batı medeniyetinin üstünlüğünü kabul ederek laik düzenlemelere yönelmeye başlamıştır. 19. yüzyılda devletin siyaset anlayışı yeniden biçimlenirken, Tanzimat döneminde "millet" kavramı öne çıkmış, dinin sosyal yaşamdaki yeri yeniden düzenlenmiştir. Eğitim ve hukuk alanında yapılan yeniliklere laik gelişmeler de katılmıştır.

Anayasayı getireceğine söz vererek tahta çıkan Sultan II. Abdülhamid döneminde; anayasaya son şeklini vermek için çalışan Sadrazam Mithat Paşa başkanlığındaki heyetin Tersane'de yapacağı istişare konferansından önce, metin ulema ve Abdülhamid yanlısı gericilerin hâkim olduğu bir ortamda değiştirilerek yürürlüğe konmuştur. Bu anayasa, halkın sosyal ve ekonomik sorunlarını çözebilecek nitelikte olmadığı gibi, egemenliği ulusa değil padişaha veriyor ve 11. madde ile devletin resmî dininin İslam olduğunu onaylıyordu. Osmanlı Devleti'nin bu dönemden sonra padişahın ve şeyhülislamın yetkilerinin artırıldığı teokratik bir devlet olarak yönetilmesi, işgalci dış dünya tarafından da desteklendi.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Atatürk, laikliğin "din dışılık" olmadığını, "din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması" olduğunu halka anlatmıştır. Buna rağmen, Cumhuriyet'in ilanından bir müddet sonra kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın programındaki "Parti, dinî inançlara ve düşüncelere saygılıdır" maddesi TBMM'de tartışmaları alevlendirmiştir. Bunu fırsat bilen tarikat lideri Şeyh Said yönetiminde doğu illerinde başlayan isyan kısa zamanda bastırılmasına karşın; ülkenin uğradığı zarar dikkate alınarak din ile devlet işlerini kesin olarak birbirinden ayıracak adımlar hızlandırılmıştır. Bu doğrultuda 1928 yılında "Devletin dini İslam'dır" ibaresi anayasadan çıkarılmış, 1937 yılında ise laiklik ilkesi anayasamıza resmen girmiştir. Laiklik, aynı zamanda tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğünü de garanti altına almıştır.

Dinin tek kaynağı Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an'a göre en büyük ibadet, Allah'ın öneri ve emirlerini Kur'an okuyarak öğrenmektir. Peygamberimizin hadisleri ise -kendi ifadelerine göre- Kur'an'a uyması şartıyla geçerlidir. İbadet ancak Kur'an'da bulunduğu ve Peygamberimizin uyguladığı şekilde yapılabilir.

Atatürk'e göre Türkler, Müslüman oldukları hâlde geçmişin batıl alışkanlıkları ve inançlarıyla dinlerini karıştırdıkları, Kur'an'dan uzaklaştıkları için bozulmaya başlamış, yoksullaşmış ve gerilemişlerdir. Bu anlayış zamanla etkili olarak Osmanlı'yı yıkıma götürmüştür. Türkler Kur'an-ı Kerim'i kendi dilleriyle okuyup anlayamıyorsa, çözüm dinin Allah'ın emrettiği gibi anlaşılır kılınmasıyla mümkün olabilecekti.

Türkçe'ye çevrilmiş Kur'an'ı okuma yazma bilmeyen birinin, başkasının Arapça okumasıyla anlaması mümkün değildi. Çare olarak Atatürk, daha Cumhuriyet kurulmadan eğitim seferberliği başlatmış; önce Harf Devrimi'ni tamamlayarak açılan okullarda okuma yazma bilenlerin sayısını artırmış, sonra da Kur'an-ı Kerim'in mealini (Elmalılı Hamdi Yazır'a) yaptırarak halkın Allah'ın öneri ve emirlerini doğrudan öğrenmesini sağlamıştır.

Çözüm, Atatürk'ün başlattığı bu kültürel kalkınmanın tamamlanmasıdır. İnsanlar Allah'ın emir ve isteklerini Kur'an-ı Kerim'den kendi dillerinde okuyarak, başkalarının açıklamasına veya aracılığına gerek kalmadan anlamalı ve öğrenmelidir.

Dr Metin Tulga