Batılı devletlerin ülkeyi bölüp parçalama, “Anadolu'yu kendi aralarında paylaşıp küçük Hristiyan devletler kurarak yok etme” teşebbüslerini ve dönemin Osmanlı hükümetlerinin bu planlara ne denli yardımcı olduklarını, bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün söylevlerinden hareketle ele almak gerekmektedir.
Atatürk’ün ifadeleriyle; ateşkesten sonra millet iki büyük felaketle karşılaşmıştır: Birincisi vatan ve milletin içine düştüğü haksız uygulamalar, ikincisi ise eski hükümetin işgaller sırasında Yunan kuvvetleriyle işbirliği içindeymiş gibi bir tutum sergilemesidir. Bu vahim tablo geç de olsa milletimiz tarafından idrak edilmiş, yurdun dört bir yanında başlatılan direniş hareketleriyle Milli Teşkilatlar kurulmuştur. Zamanla bu yerel teşkilatlanmalar birleşerek tüm ülkeye yayılmıştır.
Bu süreçte Damat Ferit Paşa hükümeti, Anadolu'daki harekâtın bir İttihatçı kışkırtması olduğunu ve Trabzon ile Samsun üzerinden Anadolu'ya akın akın Bolşeviklerin geldiğini resmi telgraflarla illere duyurarak direnişi kırmaya çalışmıştır. Ayrıca, milli teşkilatların gayrimüslimlere karşı eylem hazırlığında olduğu yönünde asılsız söylentiler yayılmıştır. Buna karşılık Atatürk, azınlıkların her türlü doğal haklarının güvence altında olduğunu uluslararası kamuoyuna kesin bir dille bildirmiştir.
Avrupa devletleri, Mondros Ateşkes Antlaşması ile esasen Türkiye'nin kendi milli sınırları içinde yaşama hakkını kabul etmiş durumdaydılar. İtilaf Devletleri, Wilson Prensipleri'ni kabul ederek ateşkes antlaşmasını imzaladıklarında, 600 yıllık bir imparatorluğun millet yapısını ve devlet geleneğini biliyorlardı. Ancak Osmanlı Devleti'ni yönetenler, yabancıların aleyhimizdeki haksız suçlamalarını reddetmedikleri gibi, kendi vatanlarını suçlu göstermekten de çekinmemişlerdir.
Misak-ı Milli sınırları, ateşkesin imzalandığı gün ordularımızın fiilen hâkim bulunduğu hattı ifade etmektedir. Bu sınır, ordumuz tarafından savunulan ve yalnızca Türk-Kürt unsurlarının yerleşik bulunduğu ayrılmaz bir vatan parçasıydı.
O dönemde acilen yapılması gereken, toplanacak milletvekillerimizin kararlılıkla yasama yetkisini ellerine almalarıydı. Bu meşru zemin tesis edilene dek, Temsil Heyeti milletvekillerinin tam güvenlikle görevlerine başlamasına kadar yetkiyi elinde tutacaktı. Bu hareket salt bir siyasi parti girişimi değildi ve seçim sürecine doğrudan müdahil olma amacı taşımıyordu.
Türk milletinin kendi ulusal sınırlarını çizerek savunma kararlılığının ardında, uluslararası antlaşmaların İtilaf Devletleri tarafından tek taraflı ve haksız yere ihlal edilmesi yatmaktadır. Bu durumun diplomatik arka planı şu şekildedir:
Savaşın son döneminde ABD Başkanı Wilson, milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkını öngören on dört maddelik bir program yayımlamıştı. Bu prensiplerin 12. maddesi doğrudan Türkiye’yi ilgilendirmekte olup; Türkiye'nin tam bir egemenliğe sahip olması gerektiğini vurguluyor, azınlıkların can güvenliği ile hareket hürriyetlerinin sağlanması ve boğazların ticarete açık tutulması şartlarını içeriyordu.
Benzer şekilde, Mondros Ateşkes Antlaşması'nın maddeleri de işgallerle açıkça çiğnenmiştir. Antlaşmanın 5. maddesi, sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanması için gereken askeri kuvvet dışındaki birliklerin terhis edilmesini öngörüyordu. Kritik öneme sahip 7. madde, İtilaf Devletleri'ne ancak "müttefiklerin güvenliğini tehdit edecek bir durum ortaya çıkması" halinde stratejik noktaları işgal hakkı tanıyordu. 10. madde Toros tünellerinin müttefiklerce işgalini; 12. madde hükümet haberleşmesi dışındaki iletişim kanallarının kontrolünü; 15. ve 16. maddeler ise demiryollarının denetimi ile Kilikya'daki (Çukurova) kuvvetlerimizin asgari seviyeye indirilmesini düzenliyordu.
Bu kısıtlayıcı maddeler dışında başkaca bir sınırlama olmamasına rağmen, İtilaf Devletleri imzaladıkları metinlerin hiçbirine uymamışlardır. Antlaşma masasında “hür ve bağımsız yaşamaya yaraşır Osmanlı milleti” gerçeğini kabul edenler, kısa süre içinde bu tutumlarından vazgeçerek Anadolu'yu haksız yere işgale başlamışlardır. Bardağı taşıran son damla olan İzmir'in işgali ve bölgede yaşanan acı olaylar, Türk milletinin kendi haklarını bizzat savunmaktan başka çaresi kalmadığını tüm açıklığıyla ortaya koymuştur. Bu derin uyanış, Erzurum ve Sivas kongrelerinde milli birliğin tam anlamıyla tesis edilmesiyle nihai formuna kavuşmuştur.
Atatürk, M. K. (2006). Atatürk'ün söylev ve demeçleri I-III (5. bs.). Atatürk Araştırma Merkezi.
Dr. Metin Tulga