Mondros Ateşkes Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'ndaki yenilgisini belgeleyerek 30 Ekim 1918 tarihinde Limni Adası'nın Mondros Limanı'nda, İngiliz Agamemnon zırhlısında imzalandı. Antlaşmayı Osmanlı Devleti adına Rauf Bey (Orbay), İtilaf Devletleri adına ise İngiliz Amiral Arthur Calthorpe imzaladı. Bu antlaşmayla Boğazlar İtilaf Devletleri'ne açılacak, sınırların korunması dışındaki Osmanlı ordusu terhis edilecek, silahlara el konulacak ve haberleşme hatları bütünüyle İtilaf Devletleri'nin denetimine bırakılacaktı. Ayrıca İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit eden bir durum ortaya çıkarsa stratejik bölgeleri (7. madde) ve Doğu Anadolu'daki altı vilayette (Vilayat-ı Sitte) bir karışıklık çıkarsa bu illeri (24. madde) işgal etme hakkına sahip olacaktı. Bu ağır şartlarla Osmanlı İmparatorluğu hukuken olmasa da fiilen sona ermiş ve Anadolu savunmasız bırakılmıştır. Ancak İtilaf Devletleri'nin haksız işgalleri, Türk milletinde millî bilincin uyanmasına, Kuva-yi Milliye hareketinin doğmasına ve Kurtuluş Savaşı'nın temellerinin atılmasına yol açmıştır.

İşgaller karşısında İstanbul Hükümeti'nin aciz kalması ve âdeta işgalcilerle işbirliği yapması, ülkenin dört bir yanında halk ayaklanmalarına ve millî teşkilatların kurulmasına zemin hazırladı. Bu süreçte, 1913’te siyaset sahnesinden çekilen Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Ocak 1919’da yeniden kurularak Millî Mücadele'ye karşı yıkıcı faaliyetlere girişti. Padişah Vahdettin'in manevi destek verdiği, Damat Ferit'in fiilî liderliğini yaptığı ve İngiliz güdümündeki isimlerin yönettiği bu parti; Anadolu'daki direnişi kırmak için yoğun çaba harcadı. İtilaf Devletleri, özellikle İngilizler, Türk halkını bölmek için bu tür oluşumlarla işbirliği yaparak etnik ve dinî farklılıkları kışkırttı. 1920’de toplanan Londra Konferansı’nda İngiltere Dışişleri Bakanı Lord George Curzon, Erzincan’ı da içine alan bir Ermenistan devletinin kurulmasını ve bu devletin mandasında bir Lazistan devleti oluşturulmasını öneriyordu. Damat Ferit gibi işbirlikçiler aracılığıyla Kürtleri de Mustafa Kemal'e karşı kışkırtmaya çalıştılar.

İstanbul Hükümeti'nin ihaneti siyasi oyunlarla sınırlı kalmadı; 11 Nisan 1920’de Şeyhülislam Dürrizade’nin fetvası yayımlandı ve kurulan özel divanlarla Mustafa Kemal Paşa, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak gibi Millî Mücadele önderleri idama mahkûm edildi. Bu kışkırtmalar sonucunda Anadolu'nun dört bir yanında altmışa yakın isyan çıktı. Atatürk, Nutuk'ta o buhranlı günleri; isyan ateşlerinin vatanı yoğun bir karanlık içinde bıraktığı, ihanet dalgalarının Ankara'daki karargâhın duvarlarına kadar dayandığı sözleriyle anlatır. Bu zorlu süreçte, Ahmet Anzavur gibi isyancılar ve İngilizlerin desteğiyle kurulan Hilafet Ordusu, Kuva-yi Milliye kuvvetleri tarafından etkisiz hâle getirildi. Yozgat'taki Çapanoğulları ayaklanması bastırılırken, Anadolu'da dinî ve siyasi propagandalarla ortaya çıkan Yeşil Ordu gibi meşrutiyetçi ve çeteci oluşumlar da düzenli ordunun kurulmasıyla tasfiye edildi.

Askerî cephedeki bu hayatta kalma mücadelesinin yanı sıra, Büyük Millet Meclisi içinde de zorlu siyasi sınavlar veriliyordu. Başkomutanlık yetkisinin uzatılması tartışmalarında Meclis'teki muhalefete karşı kararlı bir duruş sergileyen Mustafa Kemal Paşa, düşman karşısındaki ordunun başsız bırakılamayacağını vurgulayarak duruma hâkim oldu. Nihayetinde, Lozan Konferansı öncesinde saltanatın kaldırılması tartışmalarında yasa tasarısının reddedilme ihtimali doğunca tarihi bir müdahalede bulundu. "Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla verilmez; güçle ve zorla alınır." diyerek, milletin kendi egemenliğini fiilen eline aldığını ilan etti. Güçlü muhalefete rağmen Meclis üzerindeki kontrolünü koruyan Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nı zaferle sonuçlandırmış ve bu eşsiz mücadeleyi Cumhuriyet'in ilanıyla taçlandırmıştır.

Dr. Metin Tulga