Türkiye, son yüz yıl boyunca birbirine zıt iki temel siyasi kuşağın mücadelesine sahne olmuştur. Birinci kuşak; Genç Osmanlılardan başlayıp Jön Türklere, İttihat ve Terakki’ye, Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerine, CHP’ye ve günümüzdeki sol partilere uzanan çizgidir. İkinci kuşak ise; Abdülaziz ve Abdülhamit dönemlerinden başlayarak İttihad-ı Muhammedi Fırkası, Hürriyet ve İtilaf, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Demokrat Parti ve günümüz sağ partilerine uzanan zincirdir. Meşrutiyet ile başlayan "seküler-batıcı" ve "muhafazakâr-yerlici" şeklindeki bu kültürel bölünme, günümüzde de etkisini sürdürmektedir.

AK Parti iktidarının "dindar nesil yetiştirme" hedefi doğrultusunda eğitim sistemi yeniden yapılandırılmış; İmam Hatip okullarının sayısı, bütçeleri ve dini içerikli seçmeli derslerin ağırlığı artırılmıştır. Ancak bu çaba, gençler üzerinde paradoksal bir etki yaratarak sosyal bir tepki doğurmuştur. Muhafazakâr ailelerin çocukları da dâhil olmak üzere genç kuşaklarda sekülerleşme, deizm ve ateizm eğilimleri artış göstermiştir. Bu dönem, kurumsal ve hukuki yapıyı değiştirdiği kadar insanların tüketim alışkanlıklarını, markalarını ve yaşam tarzlarını da politikleştirmiştir.

Bugün gençlerin çoğunluğu (%43), kimsenin yaşam tarzına karışmadığı bireysel özgürlük alanları talep etmektedir. Üniversite mezunları arasında geleneksel sağ kimliklerin oranı düşerken, "Atatürkçülük" (%20,5) en yaygın tanım olarak öne çıkmaktadır. Dört yıllık üniversite kazananların %25'ini oluşturan İmam Hatipliler arasında ise dindar-muhafazakâr ve milliyetçi kimlik %60-70 bandındayken, Atatürkçü-laik tanımını benimseyenler %5-15 arasındadır.

Gençlerin %50’si iş bulmada liyakat yerine "torpilin" işlediğine inanmakta, %62,5’i ise geleceğini yurt dışında kurmak istemektedir. Özellikle yazılım, bilişim, mühendislik ve tıp mezunları arasında beyin göçü eğilimi (%35,9) dikkat çekicidir. Siyasi partilere güvenin ve sadakatin düşük olduğu gençler arasında CHP %30, AK Parti ise %20 civarında bir cazibeye sahiptir. Bu yaş grubunun haber kaynağı ise geleneksel basın değil, tamamen sosyal medyadır.

Türkiye giderek gençleşen ve hızla kentleşen bir nüfusa sahip olmasına rağmen, ülkenin en aydınlık kesimi olan gençler uzun süre siyasetten uzak tutulmuştur. 1968'de başlayan ve 12 Mart 1971 muhtırasına uzanan öğrenci olaylarının temelinde, bu kesime sürekli "Sen sus!" denilmesi yatmaktadır.

Oysa Batılı ülkeler 1960'ların sonlarından itibaren bu siyasal bunalımları seçmen yaşını düşürerek çözme yoluna gitmiştir. Örneğin ABD'de Başkan Nixon, seçmen yaşını 18'e indirerek 1972'de gençlerin desteğiyle iktidarını tazelemiş; benzer adımlar Avrupa ülkelerinde de atılmıştır. Türkiye’de ise tarihsel süreçte çeşitli değişiklikler geçiren seçme yaşı ancak 1995’te 18’e indirilebilmiştir. 30 olarak uygulanan seçilme yaşı da önce 2006’da 25’e, 2017’de ise 18’e düşürülerek gençlerin siyasal katılımının önündeki engeller kaldırılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, toplumdaki ayrılıkların milli birlik ve ulus devlet üzerinde yaratabileceği olumsuz etkileri zamanında fark etmiştir. Bu doğrultuda, Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan herkesin dini ve ırkı ne olursa olsun devlet ve hukuk karşısında eşit sayıldığı "Laiklik" ilkesini anayasamıza kazandırarak toplumsal bütünlüğü güvence altına almıştır.

Dr. Metin Tulga