Son günlerde gençlerin, önceki yıllarda olduğundan daha fazla Atatürk ve Atatürkçülükle ilgilendiği dikkat çekmektedir. Ben 1952 yılında üniversiteye başladığımda, laik ve Atatürkçü çizgide bulunan gençler, bulunduğum iki özel öğrenci yurdunda da aşikâr bir şekilde çoğunluğu oluşturuyordu. Muhafazakâr arkadaşların ise çoğunlukla Milliyetçi Hareket Partisi görüşünde ve Said Nursi ile Nurcu dünya görüşünde olduğu, bu arkadaşların genellikle Siyasal Bilgiler, Hukuk ve İktisat fakülteleri ile Gazetecilik enstitülerine devam ettiği de ayrı bir saptamamı oluşturuyordu. O zamanlar henüz siyaset bilimi hakkında fazla bir bilgim olmadığı için buna bir anlam verememiştim. Türkiye'deki 7 yıllık hekimlik hayatımda yaşadığımız çeşitli siyasi olaylar bazı konuları değerlendirme kapasitemi artırdığı hâlde, gözümün açılması 10 yıl Almanya'da kaldıktan sonra yurda dönüşümde oldu.

Görev yaptığım tıp fakültesinde kürsü başkanlarının farklı partilerden ve farklı dünya görüşlerinden insanlar olduğunu; laik, sosyalist ve Atatürkçülerin karşısında mason, milliyetçi ve muhafazakârların blok hâlinde bütünleştiğini, bu durumun gençleri de etkileyerek birbirine düşürdüğünü gözlemliyordum. Yazlıkta bir kafede otururken sohbet ettiğim bazı şahıslar, Ege Bölgesi'ndeki vali ve kaymakamların büyük kısmının imam kılıklı insanlar olduğunu, masalarında seccade bulundurduklarını söyleyince, yıllar önce yurtta kaldığım süre içinde karşılaştığım durumu anlamlandırabildim. Büyük sermaye grupları da yavaş yavaş bu gruba katılıyor, Mecliste çoğunluğu oluşturuyor ve "Milliyetçi Cephe" denilen siyasi gruplaşma öne çıkıyordu. Devlet mensupları da sağcı kapitalist grup ile işbirliği içinde bulunuyordu. Her geçen gün Atatürk devrimleri biraz daha etkisiz duruma getiriliyordu. Sosyal demokrat ve Atatürkçülerin dağınıklığı ve bölünmesi sonucu az bir farkla İstanbul'da belediyeyi ele geçiren muhafazakârlar, değiştiklerini bildirerek ve dikkat çeken yenileşme çabalarını tedricen ele geçirdikleri medya ile abartılı bir şekilde anlatarak halkı kendilerine çekiyordu.

Devlet kurumlarında yenileşme propagandalarıyla önce okulları, hastaneleri ve iç güvenlik unsurlarını ele geçirmeye başladılar. Atatürk'ün ve devrimlerin izleri yavaş yavaş silinmeye başladı. Sonraki adım; anayasaya ve Cumhuriyet'e bağlılığı ile dikkat çeken ordu mensuplarının halkta bıraktığı olumlu etkileri ve saygınlığı yok edebilmek için, ordunun üst kademesindeki subayların çeşitli suçlamalar ile yargılanması ve ardından zindanlara atılarak etkisizleştirilmesiyle başladı. Kendilerinden bir bölümünün başlattığı ayaklanma bahane edilerek devletin adalet ve iç güvenlik unsurları neredeyse tamamen kontrolleri altına alındı. Yetmiş sene süren programlı bir çalışma ile bugüne gelindi. Devlet bütün kurumlarıyla ellerine geçti. Ancak unutulan bir şey vardı: Ülkede hâlen Atatürk devrimlerine bağlı, inançlı gençliğin çoğunlukta bulunduğu ve çağdaş halk kesiminin demokratik yollardan ayrılmadan ülkeyi tekrar rayına oturtmak için acele ettiği gerçeği...

Adaletsizliklere, açlığa, sefalete ve aşağılanmalara karşı; dış ve iç karşı devrimlere aldırmadan "Yürüyelim arkadaşlar" parolası ile milyonlar, ülkeyi tekrar Atatürk'ün çizgisine getirmek ve modern, çağdaş dünyada tam bağımsız bir Türkiye'yi oluşturmak üzere gençliği, işçisi, esnafı ve tüccarıyla yola çıkmıştır. "Yolun açık olsun, ne mutlu Türküm!" diyen inançlı insanlar... Atatürkçü gençlik, ülkenin içine düştüğü bu ekonomik durumdan da hareketle hep birlikte muhalefeti desteklemeli ve ülkeyi ilk seçimde bu çıkmazdan kurtarmalıdır. Kurtuluş yok tek başına! Kesinlikle birlikte olacağız; çalışarak, övünerek ve güvenerek çağdaş Türkiye'yi inşa edeceğiz. Buna bütün kalbimle inanıyorum.

Dr. Metin Tulga