Mustafa Kemal’in 24-25 Ekim 1919’da Amasya’da Tasvîr-i Efkâr muhabiri Ruşen Eşref ile görüşmesi sırasında, Mustafa Kemal Anadolu'daki durum hakkında görüşlerini bildiriyordu. Öğleden sonra Amasya panayırında pehlivan güreşleri vardı. Atatürk oraya davetliydi. Meydana gelişinde büyük bir halk kitlesi kendisini alkışladı. Bu ilgiden çok etkilenerek Ruşen Eşref’e dönüp şunları söyledi:
"Bak kardeşim, böyle milletten nasıl ayrılırsın? Bu eski püskü giysilerin içinde kötü gördüğün insanlar yok mu? Onlarda öyle bir yürek, öyle bir cevher vardır ki olmaz şey! Çanakkale’yi kurtaran bunlardır. Kafkas’ta, Galiçya’da, şurada burada aslan gibi çarpışan, yokluklara aldırmayan bunlardır. Şimdi bu adamcağızların sosyal seviyelerini yükseltmek herhangi bir hükûmetçilik açgözlülüğünden daha iyi değil midir? Bu insani çabaların yanında siyasi mücadeleler bayağı kalır, değil mi ya? Siyasi çatışmaların çoğu yararsızdır. Fakat toplumsal çabalar her zaman için yararlıdır. Bizim aydınlarımız buna çalışmalı. Neden Anadolu’ya geçip çaba harcamazlar? Neden milletle doğrudan doğruya temasta bulunmazlar? Ülkeyi gezmeli, milleti tanımalı. Eksiğini görmeli ve göstermeli. Milleti sevmek böyle olur."
Milletine güvenip aydınlara yol gösteren Atatürk, yalnızca o zamanın aydınlarına değil, yurdun gelişmiş bölgelerinde yaşayarak Anadolu'yu hiç tanımamış günümüz aydınlarına da birikimlerini Anadolu'ya aktarmalarının zorunlu olduğunu anlatmak istemiştir. Asırlarca sosyal bakımdan ihmal edilmiş Anadolu, imparatorluktan elimizde kalan son kara parçası olması dolayısıyla bugün Atatürk'ün o gün elinde bulunan olanaklardan çok daha fazlasına sahiptir.
Asırlar boyu yönetenler halkla aralarına sınır koymuş, kendileri şatafatlı ve gösterişli bir hayat yaşarken halkı tanıma ve sorunlarını öğrenme gereği duymamışlardır. Halkın eğitimi ve yaşamı, padişahın atadığı yerel yöneticiler ile kendilerine "ulema" veya "şeyh" denilen ağa ve beylerin insafına bırakılmıştır. Demokratik ortamda dahi yönetenler güya halkın seçtiği elitler olmuş; bunun sonucu olarak Toprak Kanunu ve Köy Enstitüleri gibi önemli sosyal düzenlemeler, ağaların ve beylerin oluşturduğu millet meclislerinde "demokrasi" denilerek askıya alınmıştır.
Halkın eğitimi unutularak refahı düşünülmemiş, "her mahallede bir milyoner" parolasıyla elitlerin yönettiği bu sistem, ülkede fakir halkın daha da fakirleşmesine ve çalışan orta kesimin giderek ekonomik sıkıntıya girmesine neden olmuştur. Birkaç milyon tuzu kuru insan refah içinde yaşarken; fakirlik köylerden şehirlere taşınmış, orta sınıf yok olmuş ve halk büyük bir yoksulluk içine itilmiştir. Yöneticiler ise bunu kendi medyaları ve basını aracılığıyla "kalkınma" olarak halka kabul ettirmişlerdir.
Tabandan gelen karşı tepkiler önce demokratik yollarla meclis ve hükûmetin ele geçirilmesiyle önlenmiş; uyanan halkın tepkileri artınca önce güvenlik güçleri, ardından adalet sistemi devreye sokularak halkın anayasal hakları dahi engellenmiştir. Kendi tabanlarını oluşturarak geliştirdikleri yolsuzlukları, bunları açığa çıkaran muhalefete yükleyen bir propaganda sistemiyle halk demokrasiden soğutulmaya çalışılmış; "Kim gelirse gelsin durum değişmez" algısı yaratılarak seçimlerle hiçbir şeyin değişmeyeceği ön yargısı beyinlere yerleştirilmiştir. Kurulan bu düzenin değişmemesi için her türlü antidemokratik önlem alınmış, uygulanan bu program en azından bir jenerasyon üzerinde etkili olmuştur.
Halkın, kendisini sömüren unsurlarla demokratik ortamda mücadele edebilmesi için tek yol sandıktan geçmektedir. Ancak elinde bütün devlet olanakları bulunan yönetim, halkın aydınlanmasını önleyebildiği gibi muhalefetin organize çalışmalarını da engellemektedir. Bugün Atatürkçülere düşen görev, halinden şikâyet edip "Bu memleket adam olmaz" düşüncesiyle politika dışında kalmak değildir; bu, ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür. Milletin boğazından kesip eğittiği aydın kesim artık uyanmalı, ülkenin gerçeklerine eğilerek çalışan insanlara yardımcı olmalıdır.
Bütün bu engellemelere karşın, teknolojinin olağanüstü gelişmesi öğrenme yollarını pratikleştirmiş; bilgiye erişim olanakları olağanüstü kolaylaşmıştır. Artık toplumda değişim, elitlerin tekelinden çıkarak kendiliğinden genç insanların eline geçmiştir. Artık kimse halkı uydurma bilgilerle kontrolü altına alamaz. Gelmekte olan genç jenerasyon, dünyayı her türlü araçla izleyerek neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayabilmektedir. Değişim bu defa olmazsa gelecek sefer mutlaka başarıya ulaşacak, ülke feraha kavuşacaktır.
Ancak bozulan düzenin tekrar rayına oturması kaybedilen her gün daha da zorlaşacağı için, Atatürk'ün temelini attığı çağdaş düzene demokratik yolla en kısa zamanda erişmemiz gerekir. Aydınlar, gençler! Atatürk'ü okuyun ve kararlarınızı ondan sonra verin. Gençlik uydurma bilgilerle yönlendirilemez. İmam hatipli olsun veya bir başka devlet kurumunda eğitilsin; her genç aydın doğru bilgilere erişebilecek, dünyayı, sosyal adaleti ve Kur'an-ı Kerim'i okuyarak kendi aklıyla dinini doğru öğrenebilecek kapasitededir. Siz bu yeteneğinizi, vatandaşlarınızı aydınlatmak için kullanmak zorundasınız.
Gençler! Ben bu işe geç de olsa ömrümün son yıllarında katıldım. Siz hiç olmazsa geç kalmayın! Atatürk'ü okuyun! İslam dinini de Atatürk'ten ve onun gibi düşünen İmam-ı Âzam'dan, Mâtürîdî'den ve Hacı Bektaş Veli'den öğrenerek Allah'ın istediği insan olun.
Demokratik, laik ve bağımsız bu cennet vatanda, refah, sosyal adalet ve kardeşlik içinde ülkeyi çağdaş uygarlıklar seviyesine ulaştırmak sizin elinizdedir. Ben de kitaplarım ve yazılarımla bu yolda size yardımcı olmaya çalışacağım. Yolunuz açık olsun.
Dr. Metin Tulga