İslam, Kur'an-ı Kerim'in Hz. Muhammed'e indirilmesiyle başlamış bir dindir. Allah, Kur'an-ı Kerim'i Cebrail vasıtasıyla iyi ahlakıyla tanınan Hz. Muhammed'e iletmiş ve sureler tedricen (aşama aşama) indirilerek, bu ilahi mesajı halka anlatması için kendisine peygamberlik görevi verilmiştir.
Hz. Muhammed, okuma yazma bilmemesine rağmen, o dönem Ortadoğu'nun önemli mesleklerinden biri olan kervan ticaretini sürdürürken kendisine tevdi edilen bu görevi en iyi şekilde yerine getirmek için büyük gayret sarf etmiştir.
Yaşadığı şehirde putperestlerin çoğunlukta olması, yeni dinin onlar arasında büyük bir öfkeye sebep olmasına yol açmıştır. Küçük gruplar hâlinde İslam'a katılan insanlar yerli halk tarafından ağır cezalara çarptırılmış ve Hz. Muhammed'in görevini yapması büyük ölçüde engellenmek istenmiştir. Kendisi, mensubu olduğu saygın ailenin ve akrabalarının desteği sayesinde canını kurtarabilmiştir. Ancak baskılar o derece artmıştır ki İslam'ı kabul edenler çareyi Mekke'yi terk edip Habeşistan'a sığınmakta bulmuşlardır.
Zamanla, Medine'deki toplumda Allah'ın emirlerini yayabilecekleri ve barış içinde yaşayabilecekleri dostane bir ortam bulduklarında, Mekke'den Medine'ye göç etmeye başlamışlardır. Muhaliflerin saldırıları karşısında ise askeri bir örgütlenme yoluna giderek kendilerini savunmuşlardır.
Medine'de zaman içinde cumhuriyete benzer bir idari yapı ortaya konmuş; din dışı sosyal, kültürel, ekonomik ve askeri problemler bu sistemle çözülmeye çalışılmıştır. Din ve ibadet ise bu idari işlerin dışında tutularak kişilerin kendi inisiyatifine bırakılmıştır.
Hz. Muhammed; Kur'an'ı tanıtmayı, bir peygamber olarak ibadet etmeyi ve bir devlet başkanı olarak ülkeyi yönetmeyi birbirinden ayrı konular olarak ele almıştır. Asr-ı Saadet denilen bu dönemde din, sosyal ve bireysel hayatta yalnızca Kur'an-ı Kerim'e uyularak yaşanmış; insanlar günlük hayatlarını o zamana kadar alıştıkları örfler üzerinden devam ettirmişlerdir. Hz. Muhammed'in vefatından sonra başa geçen ilk halifeler peygamberin kurduğu bu düzeni sürdürmüş olsa da, son halifelik döneminde başlayan bölünmeler, İslam toplumlarını erken bir evrede birbirine düşman gruplar hâline getirmiştir.
Buraya kadar verilen bilgiler doğrultusunda, başlangıçta İslam'ın uygulanması sadece Kur'an-ı Kerim'e uyularak ve peygamberin pratikleri ile önerileri izlenerek gerçekleşmiştir. Günümüzdeki çok taraflı bölünmeler ve İslam'ın bir devlet şekli olarak uygulanma çabaları tamamen Hz. Muhammed'in dönemi dışında gelişmiştir.
Öyle ki zaman zaman din bir çıkar kapısı hâline gelmiş, Kur'an-ı Kerim'de yeri olmayan bir ruhban sınıfı türetilmiştir. Bir taraftan "Bunlar Hz. Muhammed'in uygulamalarıdır" denilerek O'nun Kur'an'a uymayan asılsız rivayetleri reddettiği gerçeği göz ardı edilmiş ve bu rivayetler adeta dinin kendisiymiş gibi tartışma konusu yapılmıştır. Bu suretle "sünnet" adı altında şekillendirilen uygulamalar "Sünnilik" olarak yaygınlaşmış ve bazı şahısların önderliğinde tarikatlar ortaya çıkmıştır. Önce Emeviler, ardından Asya'nın batısından Avrupa içlerinde Pireneler'e kadar yayılan Abbasiler döneminde bu yapı, çoğunlukla emperyalist bir devlet anlayışıyla gelişmiştir.
İslam dini, Abbasiler döneminde Ehl-i Beyt mensupları tarafından Türk halkına kazandırılmış; ancak devlet dini mertebesine Sünni ulemalar yoluyla, İran coğrafyasındaki Türk devletlerince taşınmıştır. Sünni İslam anlayışı Osmanlı Devleti bünyesinde de resmi kabul görmüşse de, Alevi inancı bir halk dini olarak Osmanlı toplumunda yerini almıştır.
Ben bu yazıda; çeşitli din adamlarının Kur'an-ı Kerim meallerinden ve tefsirlerinden yararlanarak İslam dininin farklı uygulama biçimlerini, asırlardır Türk devletlerinde varlık gösteren Sünni ve Alevi görüşleri ile İslam bilginlerinin önderliğinde ortaya çıkan sosyal akımları karşılaştırmalı olarak değerlendireceğim.
Bugünkü Türkiye'nin laik, yani din ile devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı yönetim anlayışında, halkın din eğitiminin ve ibadetlerinin en doğru şekilde nasıl şekilleneceğine dair görüşlerimi sunmak istiyorum. İslam'da ilk arınma Hz. Muhammed, orta arınma İmam-ı Azam, son arınma ise Mustafa Kemal Atatürk döneminde gerçekleşmiştir. Günümüz Türkiye'sinde, gerçek İslam bilginlerinin (teologların) görüşleri doğrultusunda herkesin kabul edebileceği, asırlar boyu süren karmaşayı ortadan kaldıran bir din anlayışının tesisi şarttır. Devlet ile dinin ayrı tutularak laik görüşün doğru uygulanması ile bugüne kadar alınmış olan yolun ülkenin feraha çıkması ve dinin gençlerin gözünde "anlaşılamayan" bir yapı olmaktan kurtarılması gerekmektedir. Çağdaş ve kalkınmış ülkeler seviyesine ulaşabilmemiz, ancak Atatürk'ün başlattığı din aydınlanmasının hakiki bilim insanları tarafından tartışılarak ileriye taşınmasıyla mümkün olacaktır.
Dr. Metin Tulga