Asırlarca önce köle, sonra reaya olarak muamele görmüş; hâlâ cahiller veya görgüsüzler olarak nitelendirilen; önce askerler, sonra bürokratlar tarafından hor görülüp küçümsenen bu halk, her seçim sonucunda CHP'ye oy vermediği için gerici ve cahil olarak değerlendirilmiştir.
Jandarmanın gücü ona yeter, polisin gücü ona yeter. Adliyede aşağılanır, okulda aşağılanır, işinde aşağılanır, hastanede aşağılanır. Her yerde kaybeden odur. Askerliğini tam olarak yapar, vergisini verir, oyunu kullanır, şükreder, sabreder, "Allah devlete millete zeval vermesin" der; yine de değeri bilinmez. Ne demek istediğim anlaşılsın diye biraz örnek vereyim, yoksa bakarsınız "Ayrımcılık yapıyor, komünist, terörist," derler. 92 yıllık ömrüme saygı göstermezler, beni de "istirahate" alırlar. Ben halktan yana, Müslüman, vatansever görünen politikacılara kızmıyorum.
Onlar o seviyeden geldikleri için nasıl davranacaklarını çok iyi biliyorlar. Benim sözüm, aydın olduğunu sanan tuzu kuru milyonlarca aristokratadır. Siz inançları, askerliği, hoşgörüyü ve hemcinslerinizi aşağılamayı bırakırsanız ancak karşınızdaki hakiki gericileri boşa çıkarabilirsiniz. Onların kaybedecek bir şeyleri yok, onun için bugünkü durumdan devamlı olarak memnundurlar. Size bazı örnekler vereceğim. Almanya'dan yeni dönmüştüm, muayenehanemde çalışıyordum. Karşı dairede hastalarını muayene eden SSK hastanesinden bir cerrah ziyaretime gelmişti. O da Almanya'ya gidebilmenin yollarını arıyordu. Bir ara bir hastadan bahsederken, "Kıroya bak, mesai bitecek saatte gelmiş muayene olmak istiyor. Ona küfrederek defettim, hadlerini bilmiyorlar," dedi. "Bak arkadaş," dedim, "Senin, geç de olsa gelen hastaya iyi davranman lazım. O, sigortasını ödeyip senin maaşını veriyor. Ayrıca zahmet edip Almanya'ya gitme, bu davranışınla seni iki günde kapı dışarı ederler." Eğer hekim hastadan dayak yiyorsa, ya hasta akıl hastasıdır ya da hekim dayağı hak etmiştir. Ben 62 yıl hekimlik yaptım; bir iki akıl hastası dışında, idam mahkûmlarının bulunduğu hapishanede de, en uçsuz bucaksız Doğu Anadolu dağlarında da kimse bana bağırmadı.
Affedersiniz ama söylemek istiyorum; en azgın çoban köpekleri bile yanıma gelince kuyruk salladı. Bir defasında, Atatürk'ün ölüm yıl dönümünde Taksim Meydanı'nda toplanılmıştı. Hanımlar telaşla dolaşıyor, "Siz hangi gruptansınız?" diye soruyorlardı. Bana da sordular. Ben, "Hanımefendi, benim grubum burada yok, ben halktan biriyim," dedim. Ben bir subay çocuğu olarak Anadolu topraklarında doğmuş; bebekliğimden beri ya katır üzerinde ya at arabasında, bazen de sıkış tıkış bir kaptıkaçtı içinde seyahat etmiş bir insanım. Bana yurdumun hiçbir yerinde görev yapmak ağır gelmemiştir. Vatandaşlığımı değiştirmem hâlinde yüksek bir göreve atanacağım vaat edildiğinde bile, akıl hastası olduğumu söyleyenler olsa da yurduma döndüm.
Jandarmaların dayak attığı sabıkalı bir şahsı dayaktan kurtarıp devlet hastanesine gönderdiğimde, bazı partililer "Doktor ile savcı seni jandarmaları kurtarmak için hastaneye gönderdi" diye kışkırtıp üzerime saldırttıkları zaman bile sesim çıkmadı. Allah büyük! Bir gece yarısı çocuğu ters geldiği için ebe doğum yaptıramıyor diye bana geldiğinde; evine karanlıkta, çamurlar içinde yürüyerek gidip karısını ve çocuğunu kurtardığımda, onun yüzünde gördüğüm o mahcubiyet ve sevinç bana yetti. 92 senelik ömrümde hiçbir partiye katılmadım. Benim tek partim Atatürk oldu. Geçen sene hayatımda ilk defa Ekrem İmamoğlu'nu tanıdıktan sonra vatanım için ümitlendim, eşimle birlikte CHP'ye katıldım. Günlerce onu haberlerde ve YouTube'da seyrettim. Atatürk'ten sonra yurdumuza hakiki, halkçı bir devlet adamı gelmişti. O; genç, çalışkan, dürüst bir halk ve devlet adamıydı. Umutlandım… (Devam edecek)