Çocukluğumdan hatırladığım İstanbul, Dolmabahçe Sarayı ile İnönü Stadyumu arasından Beşiktaş’a yönelen yeşil ve kırmızı vagonlu tramvaylarıyla bir masal şehrini andırıyordu. Annemin rahatsızlığı sebebiyle, babamın görevli olduğu Varto’dan İstanbul’a gelmiştik. Anneannemin Üsküdar’dan Bağlarbaşı’na uzanan yol üzerinde yaşadığı iki buçuk katlı ahşap ev ile kardeşinin Paşakapısı'ndaki benzer ahşap evi, hâlâ hayallerimi süslemektedir. Bodrumdaki kuyuda soğutulup kesildiğinde etrafa mis gibi yayılan o karpuzun kokusu ise bugün bile burnumda tüter.
Yıllar sonra babamın tayini Ankara’ya çıktığında, orada kiralık ev bulamadığı için geçici bir süreliğine Bağlarbaşı’nda tuttuğu ev, içimdeki İstanbul hayallerini yeniden canlandırmıştı. Orada 48. İlkokulun beşinci sınıfına devam ediyor, ağabeyim ise Çiçekçi’deki ortaokula gidiyordu. Harp seneleriydi; fakat o heybetli İstanbul, kesintiye uğradığı yerden hayallerimi süslemeye devam ediyordu. Kandilli'nin eski bahçeleri ve tepelere tırmanan dar sokakları, her türden ve her renkten çiçekle bezenmiş bir rüya kenti gibiydi.
Üsküdar'ın ahşap evleri ve Emirgan sahilleri birer peri masalını andırırdı. Başta Yahya Kemal ve Ahmet Haşim olmak üzere onlarca şair bu tabloları mısralarına dökerken, yüzlerce yazar tasvirleriyle, ressamlar ise fırçalarından tuvale akan renklerle bu güzellikleri ölümsüzleştiriyor; o günleri yaşamayanları dahi mest ediyorlardı. Peki ya şimdi? İçinde hapsolduğumuz bu beton yığınları arasında hangi şair veya yazar kendine ilham bulabilir, hangi ressam bu griliği tuvaline aktarmak ister? Üstelik eski eserleri koruyan; ormanlar, bahçeler ve yaşam vadileriyle insanlara biraz olsun nefes aldırmaya çabalayan; tramvaylar, şehir hatları vapurları ve deniz taksileriyle halkı denizin o eşsiz güzelliğiyle buluşturmak isteyen bir şehrin belediye başkanı ve yüzlerce mesai arkadaşı, tüm bu çabalarının ödülü olarak zindanlarda yaşamaya mahkûm edilmişken...
Takvimler 1952 yılını gösterdiğinde, Allah bana İstanbul’da yaşamayı bir kez daha nasip etti. İstanbul Tıp Fakültesi’ni kazanmıştım; babamla beraber gelip Sirkeci’de bir otele yerleştik. Liseden arkadaşım Oğuz, benden bir sene evvel Eczacılık Fakültesi’ne kaydolmuş ve Afyon Talebe Yurdu’nda kalmaya başlamıştı. Onu aradım ve vakit kaybetmeden ben de aynı yurda yerleştim.
Günlerden pazardı. Üniversiteye kayıt için beklediğim o boşlukta, sabah erkenden kalkıp Şehremini’nden tramvayın yeşil vagonuna bindim. En arkaya oturup çevreyi seyrede seyrede Eminönü’ne kadar geldim. Galata Köprüsü’nü geçip tarihi binalarla süslü Bankalar Caddesi’ni adımlayarak Beyoğlu’na ulaşmak istiyordum. Yolun girişinde, komedi ve dram tiyatrolarına ev sahipliği yaptığını öğrendiğim o iki harika ahşap binanın yanından geçerek İstiklal Caddesi’ne adımımı attım.
Karşımdaki manzara, Türkiye’de daha önce yaşadığım hiçbir yere benzemiyordu. Kravatlı, jilet gibi takım elbiseli beylerin ve başlarındaki zarif şapkalarla harika tayyörler içindeki hanımefendilerin arasında, pantolonumun üzerine giydiğim eşofman üstüyle kendimi adeta başka bir dünyadan gelmiş gibi hissetmiş ve fena halde utanmıştım. Hâlbuki daha önce yaşadığımız Ankara ve Eskişehir’in caddeleri de cıvıl cıvıl insanlarla dolup taşardı. Ancak buranın atmosferi bambaşkaydı.
Yürüyerek vardığım İnci Pastanesi’nde profiterol, Saray Muhallebicisi’nde ise pilav üstü tavuk ve muhallebi yedim. Yoluma devam edip Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’nı gördükten sonra, geldiğim yöne doğru dönerek bu kez İstiklal Caddesi’ni baştanbaşa katettim ve Tünel’e kadar yürüdüm. İnsanların gişeden bilet alıp kapalı bir alandaki vagonlara bindiğini fark ettim. Onları bir müddet izledikten sonra ben de yaptıklarını taklit ederek vagonlardan birine bindim ve Tünel treniyle Karaköy’e indim.
Neredeyse akşam olmak üzereydi. Bahçekapı durağından "Edirnekapı" yazılı tramvaya bindim. Gülhane Parkı’nı, Sultanahmet’i ve Çemberlitaş bölgesindeki tarihi binaları seyrederek Beyazıt Meydanı’na ulaştım. Eski Savunma Bakanlığı, şimdiki adıyla İstanbul Üniversitesi Merkez Binası'nın o muazzam sanat eseri kapısını hayret ve hayranlıkla izledim. Bu harika meydanda bir süre vakit geçirdikten sonra, bindiğim tramvayın yurdun güzergâhından geçmediğini fark ettim. Yürüyerek Ordu Caddesi’ne çıktım ve oradan Topkapı tramvayına bindim. Ortası ulu çınarlarla kaplı o harika bulvarı ve civardaki sanat eserlerini seyrederek Şehremini’ndeki yurduma döndüm. O gün gördüklerimin üzerimde bıraktığı derin etkiyle saatlerce uyuyamadım; yatağımda döne döne ancak bir müddet sonra uykuya dalabilmişim.
Ertesi gün Oğuz’la beraber üniversitenin merkez binasına gitmek üzere yola koyulduk. O ihtişamlı kapıdan bir kez daha geçtik; karşımızda yükselen o harika yapı ve hemen arkasında göğe uzanan Beyazıt Kulesi, hiç şüphesiz şehrin en güzel siluetlerinden biriydi. Üniversiteye kaydımı yaptırdıktan sonra Oğuz bana Tıp Fakültesi kütüphanesini gezdirdi. Ardından çay içmek için Hukuk Fakültesi’nin kantinine gitmemizi teklif etti.
Kantin dediğime bakmayın; orası yüzlerce insanın bir arada oturup sosyalleşebileceği devasa, modern bir salondu. İçerideki genç hanımlar ve beyler, şık kıyafetleri içinde adeta filmlerde gördüğümüz o zarif Avrupa salonlarını andırıyordu. Ben, Eskişehir’in gece gündüz demeden cıvıl cıvıl olan, Porsuk Nehri kıyısındaki kafelerinden ve eğlence mekânlarından gelmiştim; fakat buradaki tablo oradakinden çok daha farklı, çok daha ağırbaşlı ve seçkindi. O an kendimi bir kez daha o ışıltılı dünyanın dışında kalmış, dışlanmış gibi hissettim.
Öğle yemeğini kantinde yedikten sonra, derslerime gireceğim Edebiyat ve Fen Fakültesi konferans salonunu bulmak için yola koyuldum. Ordu Caddesi üzerinde, Koska denilen mevkide yer alan bu bina, devasa boyutları ve kusursuz mimarisiyle göz kamaştırıyordu. İlk dersimiz fizikti; dersi Alman Profesör Züber anlatıyor, Türk bir tercüman hanımefendi ise onun anlattıklarını biz öğrencilere Türkçe olarak aktarıyordu…
Devam edecek…
Dr . Metin Tulga