Suça Sürüklenen Çocuklar Üzerine Toplumsal Algı ve Hukuki Gerçeklik

Melike Yüksel

11-11-2025 18:50

Son dönemde kamuoyunda, “suça sürüklenen çocuklara verilen cezaların yetersiz olduğu” yönünde artan tartışmalar dikkat çekmektedir. Bu tartışmalar çoğu zaman toplumsal bir olayın ardından, yoğun duygusal tepkiler eşliğinde gündeme gelmekte; ancak mesele, yalnızca cezaların ağırlığıyla açıklanamayacak kadar çok boyutludur. Hukuken değerlendirme yapılabilmesi için öncelikle “çocuk” ve “suça sürüklenen çocuk” kavramlarının yasal dayanaklarını doğru biçimde ortaya koymak gerekir.

Hukukumuzda “Çocuk” Kavramı

Türk hukuk sisteminde “çocuk” kavramı, farklı kanunlarda farklı bağlamlarda tanımlanmıştır.
Türk Medeni Kanunu’na göre erginlik 18 yaşın doldurulmasıyla başlar (TMK m.11). Bu nedenle, 18 yaşını doldurmamış kişiler medeni hukuk bakımından “çocuk” ya da “küçük” sayılır. Medeni hukuk açısından bu kavram, esasen hak ehliyeti ve fiil ehliyeti ile ilgilidir.

Türk Ceza Kanunu’na göre (TCK m.6/1-b), “henüz on sekiz yaşını doldurmamış kişi çocuktur.” Bu bağlamda “çocuk” kavramı, cezai sorumlulukla ilişkilidir. TCK m.31 uyarınca 12 yaşından küçük çocuklar ceza sorumluluğuna sahip değildir; 12–15 yaş arasındakiler için fiilin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği araştırılır; 15–18 yaş arası çocuklar ise indirimli sorumlulukla yargılanır.

5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nda ise çocuk, “daha erken yaşta ergin olsa bile on sekiz yaşını doldurmamış kişi” olarak tanımlanmıştır (m.3/1-a). Bu kanun ayrıca “suça sürüklenen çocuk” kavramını da açıklar: Kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiasıyla hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen çocuktur (m.3/1-b).

Dolayısıyla “suça sürüklenen çocuk” terimi, ceza hukukunun “fail” kavramından bilinçli olarak ayrılmış; çocuğun gelişimsel, bilişsel ve psikolojik durumu gözetilerek, cezalandırılması gereken bir suçlu değil, yönlendirilmesi gereken bir birey olarak ele alınmıştır.

Cezaların Yetersizliği Tartışmasının Hukuki Boyutu

Toplumda yaygın bir kanı, çocukların “cezalar hafif olduğu için” suç işlediği yönündedir. Oysa Türk Ceza Kanunu’nda suça sürüklenen çocuklara verilen cezalar, yetişkinlere uygulanan cezalardan oransal olarak indirilse de bu durum cezanın “hafifliği” değil, yaş küçüklüğünün cezai sorumluluk üzerindeki etkisinin bir sonucudur. Ceza hukukunun temel ilkeleri arasında yer alan kusur ilkesi ve cezanın bireyselleştirilmesi ilkesi burada belirleyicidir.

Uygar hukuk sistemlerinde olduğu gibi Türk hukukunda da çocuklara yönelik cezaların amacı, caydırıcılıktan çok ıslah ve topluma yeniden kazandırmadır. Çünkü çocuk, gelişim döneminde suça sürüklenmiş; ancak potansiyel olarak yeniden topluma kazandırılabilir bir bireydir. Bu nedenle çocuk ceza infaz kurumları “cezaevi” değil, ıslah evi niteliğindedir. Bu kurumların temel amacı, eğitici ve rehabilite edici yöntemlerle çocuğun yeniden sosyal hayata kazandırılmasıdır.

Yasaların Duygusal Tepkilerle Değil, Hukuki İlkelerle Yapılması Gereği

Ülkemizde çoğu zaman münferit olaylar sonrasında kamuoyunda oluşan duygusal atmosfer, yasa koyucuyu hızla yeni cezai düzenlemelere yönlendirmektedir. Ancak duygu patlamalarının yaşandığı dönemlerde yapılan yasal değişiklikler, uzun vadede başka alanlarda hukuki dengesizlikler doğurabilir. Yasalar, toplumsal ihtiyaçlara göre yapılmalıdır; ancak bu ihtiyaçlar anlık tepkilerden değil, objektif hukuki analizlerden doğmalıdır.

Toplumsal Gerçeklik: Cezayı Değil, Nedenleri Tartışmak

Suça sürüklenen çocukların büyük bir bölümü, sosyoekonomik olarak dezavantajlı bölgelerde yaşayan, eğitim olanaklarından yeterince yararlanamayan çocuklardır. Bu durum, suça sürüklenmeyi doğrudan cezaların ağırlığıyla değil, çocuğun yetiştiği sosyal çevreyle ilişkilendirir.

Cezaların artırılması, kısa vadede kamuoyunu tatmin edebilir; fakat uzun vadede suçu önlemez. Her birey, suç işleme kararını verirken “cezanın ağırlığı”nı değil, içinde bulunduğu koşulları ve öğrenilmiş davranış kalıplarını dikkate alır.

Bu nedenle tartışılması gereken asıl konu, cezaların artırılması değil; suça sürüklenen çocukların içine doğduğu sosyal çevrenin, eğitsel ve ekonomik yoksunlukların, aile içi şiddet veya ihmallerin nasıl ortadan kaldırılacağıdır. Devletin, yerel yönetimlerin ve sivil toplumun birlikte hareket ederek bu alanlarda koruyucu–önleyici mekanizmalar oluşturması gerekmektedir. Çocuğun eğitim, istihdam, rehberlik ve psikososyal destek sistemlerine erişimi güçlendirilmeden yapılan her cezai artırım, yalnızca görünür bir “tepki yasası” olarak kalacaktır.

Sonuç

“Suça sürüklenen çocuklar”la ilgili cezaların artırılmasını tartışmak, meseleyi yalnızca yüzeyde ele almak olur. Hukukun temel amacı, cezalandırmaktan ziyade toplumsal barışı ve bireyin yeniden kazanılmasını sağlamaktır.

Bu nedenle çözüm, cezaları artırmakta değil; çocuğu suça iten nedenleri ortadan kaldırmakta, eğitim ve sosyal politikaları güçlendirmekte, ıslah sürecini nitelikli hale getirmekte aranmalıdır.


Hiçbir birey ister çocuk ister yetişkin olsun suç işleme anında “ceza ağır, vazgeçeyim” düşüncesiyle hareket etmez. Suçu önlemenin yolu, cezaları artırmak değil, nedenleri ortadan kaldırmaktır.

Avukat Melike Yüksel

Twitter: @yuksel_melike

Instagram: melikeyuk

Facebook: Melike Yüksel

LinkedIn: Melike Yüksel

 

DİĞER YAZILARI Etkin Pişmanlık: Delil mi? Risk mi? 01-01-1970 03:00 Hukukun Yapay Zeka Gelişimi Karşısında Algı Zayıflığı! 01-01-1970 03:00 Kadın Hakları.. 01-01-1970 03:00 Gıda Güvenliği Hakkı: Devletin Anayasal Sorumluluğu, İdari Yaptırımlar ve Cezai Boyut 01-01-1970 03:00 Adaletin İlk Adımı: Masumiyet Karinesine Saygı 01-01-1970 03:00 Şafak Operasyonunda Hukuk'un Gölgesi 01-01-1970 03:00