Kadın hakları mücadelesi, insanlığın en temel adalet arayışlarından biridir. Bu mücadele hiçbir zaman kadının bir ayrıcalık talebi olmadı; kadınların yalnızca insan olmaktan kaynaklanan eşitlik, özgürlük ve güvenlik haklarının hayata geçirilmesi mücadelesiydi. Bu nedenle kadın hakları, toplumsal yaşamın, demokrasinin ve insan onurunun tamamını ilgilendiren bir meseledir.

Kadınların siyasal hakları talep etmesi dünyanın birçok yerinde büyük bedeller ödenerek mümkün oldu. 19. ve 20. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkan Suffragette hareketi kadınların oy hakkı için yürüttüğü en güçlü hak mücadelelerinden biriydi ve pek çok ülkenin kadın hakları kazanımlarında ilham kaynağı oldu. Bu hareket sadece oy hakkı mücadelesi değildi, kadınların kamusal alanda görünür olma ve eşit yurttaşlık talebini de bütün dünyaya duyurdu.

Bu küresel hareketin Türkiye’deki en önemli temsilcilerinden iki devrimci kadın siyasetçi Nezihe Muhittin ve Nakiye Elgün’dür. Nezihe Muhiddin Türkiye’nin ilk kadın siyasi partisi olan Kadın Halk Fırkası’nın kurucusu olarak, kadınların örgütlü siyasal mücadelesinin temelini atmış ve oy hakkının verilmesinden yıllar önce kadınların siyasi temsili için çalışmıştır. Nakiye Elgün ise eğitimci, siyasetçi ve çocuk hakları savunucusu kimliğiyle kadınların kamusal hayattaki yerini güçlendirmiş, Cumhuriyet döneminin ilk kadın milletvekillerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Her iki isim de Türkiye’de kadın hakları mücadelesinin omurgasını oluşturan devrimcilerdir.

Türk kadınına seçme ve seçilme hakkının verildiği 5 Aralık 1934, Türkiye’nin demokratik dönüşümünde bir dönüm noktasıydı. Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonu, Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık anlayışı ve yıllardır süren kadın örgütlenmelerinin birikimiyle bu hak, dünya ülkelerinin önemli bir bölümünden çok daha önce tanınmıştır. Bu tarih, kadınların yalnızca sandıkta değil, toplumun her alanında söz sahibi olabilmesinin kapısını aralamıştır.

Bugünün hukuk düzeninde kadınların yaşam hakkını koruyan en önemli dayanaklardan biri 6284 Sayılı Kanun’dur. Kadına yönelik şiddetin hâlâ hem Türkiye’nin hem dünyanın en can alıcı sorunlarından biri olduğu düşünüldüğünde, 6284’ün sunduğu koruyucu ve önleyici mekanizmalar kadınların nefes aldığı, güvende kaldığı temel bir çerçeve sunmaktadır. Benzer biçimde İstanbul Sözleşmesi, her ne kadar Türkiye bakımından yürürlükten kaldırılmış olsa da, şiddetle mücadelede bilimsel yaklaşımı, devletin yükümlülüklerini ve kadının insan hakkı perspektifini açıkça tarif ettiği için hâlâ uluslararası bir referans niteliğindedir.

Türkiye’de kadın haklarının bugüne kadar ayakta kalabilmesinin en güçlü nedeni kadınların dayanışmayı hiç bırakmamasıdır. Kadın dernekleri, platformlar ve bağımsız kadın hareketi; kimi zaman bir mahkeme kapısında, kimi zaman bir basın açıklamasında, kimi zaman da sessizce bir kadının hayatını kurtarmak için yan yana durdu. Bu örgütlü yapı hak ihlallerini görünür kıldı; yasaların uygulanmasını takip etti, kamuoyu oluşturdu, hukuki destek sağladı ve kadınların sesini çoğalttı. Bugün kadınların kamusal alanda, siyasette, hukukta ve toplumsal yaşamda var olmasında en büyük pay bu süreklilik içinde büyüyen dayanışmadır.

Cumhuriyetimizin temel ilkelerinden biri olan kadın-erkek eşitliği 91 yıl önce Mustafa Kemal Atatürk’ün en önemli devrimlerinden biri olarak 5 Aralık 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmasıyla Türkiye’nin demokrasi yolculuğunda tarihi bir dönüm noktası oldu. Ancak bugün hâlâ tamamlanmamış bir eşitlik yolculuğunu bize hatırlatır. Siyasi temsilden çalışma hayatına, şiddetsiz bir yaşam hakkından hukuk önünde eşitliğe kadar yapılması gereken çok şey vardır. Suffragette hareketinden Nezihe Muhittin’e, Nakiye Elgün’den bugünün mücadeleci, birbirine omuz veren kadınlarına kadar uzanan bu tarihsel çizgiden aldığımız güçle; haklarımız mücadeleyle kazanıldı ve ancak aynı kararlılıkla korunarak geleceğe taşınabilir.

---

Avukat Melike Yüksel

Twitter: Melike Yüksel
Instagram: melikeyuksel
Facebook: Melike Yüksel
LinkedIn: Melike Yüksel