08.10.2025 sabah saatlerinde Türkiye, bazı tanınmış isimlere yönelik uyuşturucu soruşturmalarıyla güne uyandı. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, ünlü isimlerin evlerine sabah erken saatlerde jandarma ekipleri gitti; bu kişiler jandarma eşliğinde evlerinden alınarak hastanelere götürüldü. Ancak gün boyunca, bu işlemin hukuki niteliği konusunda —yani bunun bir gözaltı mı, yoksa ifade alma işlemi mi olduğu yönünde— yetkili mercilerden hiçbir açıklama yapılmadı.
Sonrasında yapılan açıklamalarda, bu kişilerin gözaltına alınmadıkları, yalnızca kan numunelerinin alınarak ifadelerinin alınacağı ve serbest bırakılacakları belirtildi. Bu açıklama, hukukçular açısından da büyük bir şaşkınlık yarattı. Çünkü eğer amaç sadece ifade almak ve kan testi yapmak idiyse, bu işlemlerin hukuka uygun biçimi bellidir: Kişiye savcılık ya da emniyet tarafından bir davet yazısı (tebligat) gönderilir, kişi rızasıyla gider ve ifadesi alınır. Ancak bu olayda, sabah saatlerinde evlere gid...
Gözaltı ile ifadeye davet arasındaki fark, ceza muhakemesi hukukunun en temel prensiplerinden biridir:
- İfade daveti, kişiye bildirilen bir çağrıdır; kişi serbest iradesiyle gider.
- Gözaltı ise, özgürlüğün kısıtlanmasıdır; kişi bulunduğu yerden zorla alınır.
Dolayısıyla bu olayda görülen uygulama, hukuki nitelik itibarıyla gözaltı gibi davranılmış ama sonradan “ifade alma” denilerek açıklanmıştır — bu da ciddi bir usul ve orantılılık sorunu doğurmuştur.
Uyuşturucu Kullanma Suçu ve Denetimli Serbestlik Gerçeği
Burada söz konusu edilen suç, kamuoyuna yansıdığı kadarıyla uyuşturucu kullanma suçu (TCK m.191) kapsamındadır. Bu maddeye göre, eğer kişi ilk kez uyuşturucu kullanmışsa, savcılık denetimli serbestlik tedbiri uygular; kişi belirli bir süre içinde yeniden suç işlemezse, hakkında kamu davası açılmaz. Yani bu suç, ceza yargılamasından çok rehabilitasyon mantığına dayalıdır — failin tedavi ve denetim süreciyle yeniden topluma kazandırılması amaçlanır.
Bu nedenle, sabah baskınlarıyla, evlerden alınarak yapılan uygulama; suçun niteliğiyle bağdaşmayan, orantısız ve hukuka aykırı bir yöntemdir. Zira uyuşturucu kullanma suçu, kişisel nitelikli bir suçtur; toplum güvenliğini tehdit eden bir organize suç veya ticaret faaliyeti değildir. Dolayısıyla şafak operasyonu gibi yöntemlerle yürütülmesi, ceza muhakemesinin ölçülülük ilkesine aykırıdır.
Masumiyet Karinesi ve Teşhir Sorunu
Bu olayın başka bir yönü ise, kamuoyuna yansıma biçimidir. İlgili kişilerin tanınmış olması nedeniyle, operasyon daha sabah saatlerinden itibaren haber siteleri, televizyon kanalları ve sosyal medya aracılığıyla yayıldı. Henüz suçun niteliği, delil durumu, hatta hangi suçtan işlem yapıldığı bile belli değilken, isimlerin açıkça yazılması ve görüntülerin paylaşılması, masumiyet karinesinin ihlali anlamına gelir.
Eğer bu kişilerin kan tahlillerinde herhangi bir uyuşturucu maddesi tespit edilmezse, yani suçun maddi unsuru oluşmazsa, toplum önünde suçlu gibi gösterilen bu kişilerin itibarı nasıl onarılacaktır? Bu soru, sadece bireylerin onuru açısından değil, hukuk sisteminin itibarı açısından da önemlidir. Çünkü adalet, yalnızca cezalandırmakla değil, korumakla da ölçülür.
Bu olayda, kamuoyunun önünde yapılan teşhir, hem manevi zarar doğurmuş, hem de yargı süreci başlamadan bir tür sosyal infaz yaratmıştır. Oysa hukuk, cezalandırmadan önce korumakla yükümlüdür. Masumiyet karinesi, sadece ceza kanununda yazılı bir madde değildir; bir insan hakkıdır.
Hukukun Yanlış Uygulanmasının Sonuçları
Bu olay, biz hukukçular açısından da ilk kez karşılaştığımız bir örnek oldu. Hukukun doğru uygulanmaması yalnızca bir usul hatası değil; adalet duygusuna zarar veren bir toplumsal travmadır. Bir ülkenin hukuk sistemi, sıradan vatandaş için nasıl işliyorsa, tanınmış kişiler için de aynı adalet standardını uygulamalıdır. Hiç kimse ismi, mesleği veya kamuoyundaki konumu nedeniyle farklı muamele görmemelidir.
Eğer bu süreç gerçekten sadece ifade alma ve kan tahlili amaçlıysa, bu yöntem, hukuken yanlış uygulanmış bir usuldür. Eğer uyuşturucuya özendirme suçu yönünden bir soruşturma varsa, bunun da kamuoyuna açık ve şeffaf biçimde açıklanması gerekir. Aksi halde, yapılan işlemler yalnızca kişisel değil, kurumsal güven kaybına da neden olur.
Sonuç: Hukuk Herkese Lazım
Bugün yaşanan olay, sadece bazı ünlü isimlerin değil, hepimizin hukuk sistemine olan güveninin sınandığı bir gündü. Adalet, sabah operasyonlarının gölgesinde değil; şeffaflık, ölçülülük ve insan onuruna saygı ilkeleriyle var olabilir.
Hukuk, bir gün hepimize lazım olacak. Bu nedenle, biz hukukçuların görevi; kim olursa olsun, hukukun doğru ve eşit uygulanmasını savunmaktır. Çünkü adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil — toplumun vicdanında da tecelli eder.
Av. Melike Yüksel